LASER GÖZ AMELİYATI (LASEK YÖNTEMİ)

5 yorum

Önemli Uyarı: Yazı sadece deneyimleri paylaşma amaçlıdır. En doğru sonuç ve teşhis için doktorunuza başvurunuz. Doğacak sonuçlarda herhangi bir sorumluluk kabul edilmez.


LASER GÖZ AMELİYATI ( LASEK YÖNTEMİ PRK )

Gözlerimin uzağı iyi göremediğini biliyordum ve bu özellik beni üniversite hayatında kısıtlayana dek laser ameliyatını bana çok uzak görüyordum. Normal zamanlarda zaten uzağı görmeye ihtiyacım olmadığından gözlük çekmecede duruyordu. Ne zaman ki gözlük taşımak bir zorunluluk haline geldi hem de sürekli gözlüğün  tozunu kirini temizlemek yük halini aldı; işte o zaman lazer ameliyatı alternatifini düşünmeye ve araştırmaya başladım. Hemen herkesin yaptığı gibi önce bazı yazılar sonra videolar ve deneyimler yardımcı oldu. Çevremde lazer ameliyatı yaptırmayı düşünenlerden bolca soru geldi ve internetten araştıranlara fikir vermek için bu yazıyı ameliyat sonrası 3. günün akşamı yazdım.

Lazer ameliyatına karar verdikten sonra randevu alarak gittiğim hastanede 10'a yakın test, damla vb. işlem yapıldı. Bu sayede her iki ayrı ayrı numarası yapısı, mercek kalınlığı, göz tansiyonu, göz bebeğinin özellikleri vs. tespit edildi. Sonuçta bir başarısızlık gerçekleştiğinde kör kalabilme ihtimaliniz bile var ve bu testler bu yüzden önemli. İşinin ehli ve deneyimli personele sahip hastaneleri tercih edin derim. Test sonuçlarıyla beraber doktorunuzun yanına gidiyorsunuz ve karşılıklı fikir alışverişinden sonra doğru yöntemde karar kılınıyor. Operasyon öncesi ve sonrası doktorlar her türlü sorunuza açıklık getiriyor ve hem doktorların hem personelin ilgileri, cevapları, üslupları tatmin ediciydi. Herkesin göz yapısı, kusuru veya şikayeti, çalışma şartları vb. bir çok değişkeni var. Bu değişkenler yöntem konusunda belirleyici oluyor. Benim ameliyat öncesi araştırmalarıma göre bildiğim 3 ana lazer ameliyatı yöntemi vardı. 

1. Lasek (En eski yöntem): Bu yöntemde göz bebeğinin ön tabakası kazınıyor ve altı lazerle yakılıyor. Kazınan tabakanın üzerine koruyucu kontak lens takılıyor ve yeniden iyileşmesi bekleniyor.

2. Lasik (Modern Yöntem): Bu yöntemde göz bebeğinin ön tabakası yaprak gibi kaldırılıp altı lazerle yakılıyor. Sonra tabaka aynı konuma yerleştiriliyor ve iyileşmesi bekleniyor.

3. Smile (Son Teknoloji): Bu yöntemde tabaka falan kaldırılmadan direkt özel bir yöntemle lazer yakma işlemi yapılıyor. Korneanın  içinde oluşturulan disk şeklinde ince yapı ince bir delikten çıkarılıyor ve iyileşmesi bekleniyor.



Sizin de tahmin edebileceğiniz gibi iyileşme hızı en yüksek olan ve en acısız olan "Smile", iyileşmesi en yavaş ve en acılı olan ise "Lasek". Malum Lasek'te kazınan alan geri koyulmuyor. Bana uygun bulunan ameliyat Lasek oldu. Doktor yaşayacağım yüksek ağrı ve sancılarla alakalı tekrar tekrar uyarılarda bulundu ve detaylı bilgi verdi fakat böbrek taşı sancısı çekmiş olan beni yolumdan çeviremedi :D . 

Testlerden hemen sonraki gün ameliyata randevu verildi. Ameliyat zamanı aşama aşama gidersek önce tentürdiyot ve bazı sıvılarla gözünüzün çevresi temizleniyor. Ayağınıza galoş, başınıza da başlık takıp ameliyathanedeki yatağa yerleşiyorsunuz. Sadece göz kısmında delikleri olan bir örtü yüzünüze yerleştiriliyor ve bir göz kapağınızın açık kalmasını sağlayan alet takılıyor. Sonrasında gözünüz uyuşturucularla yıkanıyor ve operasyon başlıyor. Metal yuvarlak bir halka göz bebeğinize yerleştiriliyor ve içi alkol vs. sıvıyla doluyor. Ameliyat sırasında sadece bu aşamada göremiyorsunuz. Göz bebeğinizin önündeki bu sıvıdan dolayı telaş etmeyin sadece saniyeler sürüyor, onun dışında operasyon boyunca olan biten her şeyi görüyorsunuz ve o an ameliyat olan gözünüzü kapatmamalısınız. Sürekli odaklanmanız gereken bir sabit kırmızı nokta sayesinde gözünüz hareketsiz kalıyor ve bu ameliyatın sağlıklı ilerlemesi için gerekli. Kırmızı nokta oynasa bile kendiniz düzeltmeye çalışmayın çünkü lazer otomatik olarak kendini düzeltiyor. Sıvıdan sonra doktor tabakayı göz bebeğinizin önünden kaldırıyor ve ardından lazer operasyonu devreye giriyor ve o da saniyeler içinde bitiyor. En son kazınan kısmın üzeri kontak lens ile kapatılıyor. Ameliyat sırasında yapılan uyuşturucular çok sağlam. Tahminime göre 3-5 dk arası süren ameliyat sırasında veya hemen sonrasında kesinlikle herhangi bir ağrı - sızı yanma olmuyor. Hatta ameliyat olduğunuza bile inanamayabilirsiniz çünkü ameliyattan çıktığınızda çok net bir şekilde etrafı görüyorsunuz doktorlara gülümsüyorsunuz :) 

Lasek'te asıl macera ameliyattan sonra başlıyor. Galoşu ve başlığı çıkardıktan sonra size bir gözlük ve talimatlarıyla beraber bazı ilaçlar verecekler. Basit güneş gözlüğünü eve gidene kadar takın. Çünkü gözler ışığa karşı aşırı hassaslaşıyor ve uyuşturucuların etkisi geçmeye başlayınca dayanılmaz ağrılar kendini gösteriyor. Size tavsiyem ameliyat sonrası tek başınaysanız yani refakatçiniz yoksa yollarda fazla zaman kaybetmeyin.  Bahsedilen ağrılar beni aşırı rahatsız etmedi ve sadece 2 gün sürdü. Fakat ağrılara katlansam da etrafı göremedim çünkü gözdeki rahatsızlık hissinden ve göz yaşarmasından dolayı gözü açmak mümkün olmuyor. İyisi mi siz ameliyat sonrası 3 gün göremeyeceğinizi düşünerek hareket edin. Hatta bunu bir fırsat olarak değerlendirin ve güzel güzel uyuyun :D Ya da benim yaptığım gibi önceden bir müzik çalma listesi, ders videoları vb. hazırlayabilirsiniz.  4-5 gün sonra hem kontak lensin çıkarılması için hem de kontrol amaçlı hastaneye uğruyorsunuz. Bu arada doktorun "Ağrılara dayanamayacak duruma gelebilirsiniz." diyerek  verdiği 2 ağrı kesiciyi kullanma ihtiyacı hissetmedim. Ben 1. gün öğle vakti ameliyat olduysam 3. günün öğle vakti tamamen ağrısız hale gelmiştim ve normal bir insan gibi görebiliyordum. Görüntülerin tam netlenmesi ve istenen sonucun tam olarak alınması ise 30 günü buluyormuş. 




Ameliyat ağrılarını atlatırken 2 gün boyunca benim uyguladığım taktiklerden biri yatay değil de yarı oturur şekilde uyumak oldu. Çünkü tam yatay uzandığınızda göz bölgesindeki kan basıncı artıyor ve zonklama oluyor. Bunun dışında doktor izin verene kadar göze müdahale yasak. Yani gözleri ovalamak, kaşımak, vs. yanlış. Sert darbelerden ve yıkamaktan, ıslatmaktan, deniz havuz vb. girmekten uzak durun. Işığa karşı hassas olacağınızdan sürekli karanlık ya da aşırı loş bir ortamda bulunun. İlla ki bakmak isterseniz verdikleri gözlüğü veya kendi sahip olduğunuz kaliteli ve güneş ışınlarını filtreleyen bir güneş gözlüğü kullanın. Yine doktor iznine kadar göz makyajı yapmayın. Verilen göz damlalarını, yapay gözyaşını vs. kullanırken gözünüzü göz kapaklarına direkt dokunmadan  açın yani gözünüzü; yanağınızın veya kaşınızın olduğu kısımdan çekerek açın .


Sonuçta sorulacak bir iki soru var: 1. Değdi mi? 2. Çok acıdı mı? 

Ben hem gözlüklerden kurtulduğum için hem de doktorların iç rahatlatıcı açıklamalarından, iyi muamelesinden, ameliyatın kısa sürmesinden memnun kaldım. Gözlük bazılarına gerçekten yakışıyor fakat gözlüğü bana kattığı o saçma havayı hiç sevmiyordum. Kesinlikle buna değer. Evet fotoğrafta gördüğünüz gibi gözleriniz şişiyor, bir süre ruhsuz bakıyorsunuz, ağır bir acı söz konusu fakat 2 gün çok da büyük bir süre değil ve geçeceğini biliyorsun. Karşılaşacağın sonucu düşündükçe daha rahat katlanıyorsun. Ben biraz da acıya dayanıklı olduğumdan çabuk atlattım ki zaten operasyonun tek ve en zor kısmı orasıydı. Herkese sağlıklı günler, bol gülüşler :D



Not: Lazer ameliyatı fiyatları en düşük 2.500 TL den başlıyor ve artarak değişiyor.  







Lightbox Kurulumu Nasıl Yapılır - Kullanım Rehberi

0 yorum


Lightbox Kurulumu Nasıl Yapılır - Kullanım Rehberi




Lightbox; Web sayfalarındaki resimleri galeri şeklinde görüntülemek için kullanılan basit ve kullanışlı bir uygulamadır.  Nasıl yapılır, kullanılır bu videoda anlatmaya çalıştık. Lightbox basitçe sadece resimleri galerileştirmek için kullanılsa da birçok alternatifi vardır ve çoğunda video, iframe, embed, metin, div ... gibi içerikleri kullanabilirsiniz. 

Bu adresten indirebilirsiniz: 
http://lokeshdhakar.com/projects/lightbox2/


Bazı Alternatifleri: 
1.https://feimosi.github.io/baguetteBox.js/

2.http://genert.laal.ee/demo/simplbox/

3.http://lab.veno.it/venobox/

4.http://www.frescojs.com/

5.http://flipgallery.net/fliplightbox.html

6.http://kthornbloom.com/smoothbox/

7.http://osvaldas.info/examples/image-lightbox-responsive-touch-friendly/

8.http://tosrus.frebsite.nl/examples.php

9.http://dimsemenov.com/plugins/magnific-popup/

10.http://terrymun.github.io/Fluidbox/demo/index.html

11.http://noelboss.github.io/featherlight/

12.http://www.jacklmoore.com/colorbox/

13.http://sachinchoolur.github.io/lightGallery/index.html

14.http://cocopon.me/app/vanillabox/demo.html

15.https://brutaldesign.github.io/swipebox/#try

16.http://ilightbox.net/wordpress/

17.http://nanogallery.brisbois.fr/

Önizleme fotoğrafı: https://www.pexels.com/

İnkılap Tarihi 2 Özetleri (Ünite 8 - 12 Arası)

0 yorum

Minik Bir Uyarı: Aşağıda yer alan bilgiler bizzat sınavlara hazırlanırken oluşturduğum özetlerdir. Kişisel ve yanlı yorumlar, yazım bozuklukları, hatalı ve eksik bilgiler içerebilir. Bu bilgiler kullanılarak oluşabilecek sıkıntılardan sorumlu değilim :) Umarım birilerine yararlı olur.



ÜNİTE 8


A)   CUMHURİYET DÖNEMİ DIŞ POLİTİKASININ DAYANDIĞI ESASLAR

1.            Gerçekçilik
2.            Akılcılık bilimcilik
3.            Tam bağımsızlık
4.            Çıkarlara uygun antlaşmalar
5.            Tarafsızlık ve savaşın olumsuzluklrından kaçmak
6.            Yalnızlıktan kurtulmak
7.            Eşit devletler
8.            Milli çıkarları korumak
9.            Yayılmacılık karşıtı tutum
10.         Batıya yönelmek
11.         Barışçı yaklaşım (Yurtta sulh dünyada sulh)

B)   CUMHURİYET DÖNEMİ TÜRKİYE – İNGİLTERE İLİŞKİLERİ

1977-1978 Rus savaşından sonra İNGİLTERE Osmanlı topraklarına göz dikti. 1. Dünya Savaşından sonra bir çok bölgeyi işgal etti. Tam olarak sıcak çatışma yaşanmasa da dolaylı mücadele çok şiddetli oldu. İngiltere Mondros Mütarekesine aykırı olarak Misakı Milli içinde olan Musul'u 1918'de işgal etti.  Musul için Yarbay Şefik başkanlığında Kuvayı Milliye görevlendirildi. Burada Türk birlikleri bir çok başarı kazansa da İngiltere'nin petrol ve ticaret yolları yüzünden buraya ayrıca önem vermesi sebebiyle Musul'u geri alamadı. Musul meselesi Lozan'daki en önemli konulardan biriydi. Türkler Musul'un direkt Türkiye'ye bağlanmasını isterken, İngiltere Irak'a dolaylı yönden kendine bırakmak istiyordu. Çünkü Irak İngiltere mandasındaydı. Lozan'da çözülemeyen sorun için 1924'te İstanbul'da görüşmelere başlandı. Her iki taraf da kendinden taviz vermeyince sorun Milletler Cemiyeti'ne intikal etti. Araştırma için komisyon kuruldu. Bu sırada İngiltere desteğiyle Şeyh Said isyanı çıktı. Cemiyet'in İngiltere yanlısı olması yüzünden komisyon İngiltere lehine olarak Musul'u Irak yönetimine bıraktı. Bu karardan sonra 1926'da Sınır ve İyi Komşuluk antlaşması yapıldı. Antlaşmaya göre; Türkiye'ye Musul'un 25 yıllık petrol gelirlerinin %10 miktarı verildi, sınırda propaganda yasaklandı. Bu sayede Türkiye 3,5 milyon sterlin elde etti. Bu antlaşmadan Fransa memnun olurken, Rusya rahatsız oldu.

Bu sorun çözüldükten sonra İngiltere ile ilişkiler düzelmeye başladı. Sonucunda Türkiye İngiltere'nin de onayıyla Milletler Cemiyeti'ne üye oldu. İtalya Habeşistan'nı işgal ettiğinde 1936'da İngiltere, Yunanistan, Türkiye ve Yugoslavya arasında Akdeniz Paktı imzalandı. Aynı yıl Montreux Boğazlar Sözleşmesi'nde İngiltere Türkiye'yi destekledi. Bu destek sonrası İngiltere Kralı İstanbul'a ziyaret gerçekleştirdi. Ayrıca İngiltere Karabük Demir Çelik Fabrikası için 10 milyon sterlin kredi verdi. 2. Dünya Savaşı başlarında İngiltere, Fransa ve Türkiye arasında barış ve yardımlaşma antlaşması imzalandı ve bu sayede Türkiye yayılmacı olmayan devletlere destek verdiğini gösterdi.

C)   CUMHURİYET DÖNEMİ TÜRKİYE – FRANSA İLİŞKİLERİ

Mondros Mütarekesi sonrası Anadolu'yu yer yer işgal eden Fransa ile sıcak çatışmalara girildi. Güneyde Kuvayı Milliye ve Fransa arasındaki savaşa Ermeni çeteleri de destek verdi. Fransa 1921'de yapılan Ankara Antlaşması ile Anadolu'dan çekildi. Bu antlaşma sayesinde Fransa itilaf devletleri arasında Türkiye'yi resmi olarak tanıyan ilk devlet olmuştur ve bu antlaşma sonrası güney sınırı hatay civarı hariç şimdiki halini almıştır. Ayrıca Fransa ile 1926 yılında Dostluk ve İyi Komşuluk An yapıldı. Lozan'da Osmanlı'nın borç görüşmelerine kadar Fransa ile ilişkiler iyi gitti. Fakat bu dönemde en büyük alacaklı Fransa olduğundan ilişkiler gerildi. Bu gerilime Hatay ve Türkiye'deki azınlık okullarının düzenlenmesi konuları da katkı sağladı.

1928'de yapılan görüşmeler sonucu Duyunu Umumiye kaldırıldı ve borçların ödenmesinde anlaşıldı fakat yakın zamanda çıkan Dünya Ekonomik Krizi sebebiyle Türkiye ödemelerde sıkıntı yaşadı. 1933'te borçlar tekrar yapılandırıldı ve taksitlerin banknotlar ile ödenebileceğinde karar kılındı. Türkiye'nin lehine olan bu karardan sonra 1952 yılına kadar taksitler ödendi ve borçlar tamamen bitirildi. 1926'da Bozkurt ve Lotus isimli Türk ve Fransız gemileri çarpıştı. Taraflar anlaşamayınca uluslar arası mahkemeye gidildi. Karar Türkiye lehine çıktı. Türkiye millileştirme projesi kapsamında Fransa'nın işlettiği Adana - Mersin demiryollarını satın almak istedi. 1929'da Fransa'nın tüm itirazlarına rağmen satın alma gerçekleşti.

D)   CUMHURİYET DÖNEMİ TÜRKİYE – YUNANİSTAN İLİŞKİLERİ

Büyük zafer sonrası Anadolu'dan çekilen Yunanistan ile bu aşamadan sonra diplomatik ilişkiler başladı. Türkiye - Yunanistan arasındaki en büyük mesele Nüfus Mübadelesi'dir. 1923'te yapılan antlaşmaya göre Yunanistan'da bulunan Türkler ve Türkiye'de bulunan Rumlar değiş tokuş yapılacaktı. Batı Trakya'daki Türkler ve İstanbul'da çok önceden beri yerleşik olan Rumlar bundan muhaf tutuldu. Değişim sırasında İstanbul'da normalden fazla Rum bırakmak isteyen Yunanistan yönetimi yüzünden ortam gerildi. Yaşananlar sonrası Yunanistan bazı azınlık Türklerin mallarına el koydu. Sorun Milletler Cemiyetine taşınsa da 1930'lu yıllara kadar kesin bir çözüme kavuşulamadı.

Yunanistan ile yaşanan başka bir sorun ise İstanbul'da bulunan Ortodoks Kilisesi'nin patriğinin belirlenmesinde çıktı. Türkiye mübadeleye dahil olan Ağaoğlu Konstantin'i Yunanistan'a göndermek isterken, Yunanistan buna karşı çıkıyordu. İtirazlara rağmen Konstantin sınırdışı edildi. Yerine başka birisi seçilince sorun da çözüldü. 1930'lu yıllarda Yunanistan'ın Türkiye'yi de içine alan bir ittifak kurmak istemesiyle ilişkiler normalleşti. 1930'da imzalanan antlaşma ile mübadele ile alakalı sorunlar çözüldü. Türk azınlıkların ait el konulan malların ücretlerinin ödenmesi konusu görüşüldü. Düzelen ilişkiler sayesinde Yunanistan başbakanı Türkiye'ye bir ziyaret gerçekleştirdi.

Yunanistan İtalya tehdidine karşı Türkiye ile beraber hareket etti. Hatta başbakan Venizelos Atatürk'ü Nobel barış ödülüne aday gösterdi. 2. Dünya Savaşı sırasında düzelen ilişkiler savaş sonrası yeniden bozuldu.

E)   CUMHURİYET DÖNEMİ TÜRKİYE – İTALYA İLİŞKİLERİ

Kurtuluş savaşı sırasında diğer devletlere göre daha az mücadele edilen İtalya ile nispeten daha olumlu ilişkiler yaşandı. İtalya genelde TBMM lehine kararlar aldı. Baskı ve zulümü esas alan diğer işgalci devletlerin aksine İtalya işgal ettiği yerlerde kendini sevdirmeye ve nüfuz etmeye çalıştı. Bu yüzden İtalya'ya TBMM tarafından kötünün iyisi gözüyle bakılıyordu.

Mussolini iktidara gelip faşist bir politika uygulayana kadar İtalya ile ilişkiler iyi gitti.Yeni yayılmacı politika ise Akdeniz çevresindeki ülkeleri tehtid ediyordu. Bu sayede İngiltere, Fransa ve Türkiye arasındaki ilişkiler daha kolay düzeldi. Cumhuriyet sonrası İtalya ile yaşanan ilk sorun 1924'te  İtalya'nın Rodos'a asker göndermesiyle oldu. Türkiye bu hamleyi tehdit olarak algıladı ve bu yüzden İtalya ile 1928'de Tarafsızlık, Uzlaşma ve Yargısal Çözüm Antlaşması imzalandı. Antlaşmaya göre: Taraflar birbirlerinin aleyhine antlaşma yapmayacak ve bir taraf savaşa girerse diğeri tarafsız kalacaktı. Ortaya çıkan sorunlar ise diplomatik yollardan çözülecekti. Bu antlaşmaya rağmen ilişkiler çok fazla düzelmedi. Türkiye 1935'te Habeşistan'ı işgal eden İtalya'ya karşı Milletler Cemiyetinin ambargosuna destek verdi.

F)   CUMHURİYET DÖNEMİ TÜRKİYE – RUSYA (SSCB) İLİŞKİLERİ

2. Dünya Savaşına kadar ortak düşmanlar sayesinde Rusya ile ilişkiler olumluydu. Musul ve Milletler Cemiyeti konularının da etkisiyle taraflar iyice yakınlaştı ve 1925'te Paris'te bir Tarafsızlık ve Saldırmazlık Antlaşması imzalandı. İki taraf birbirlerine saldırmayacak ve bir taraf savaşa girerse diğeri tarafsız kalacaktı. Birbirlerinin aleyhine bir adım atmayacaklardı. Bu protokol 2. Dünya Savaşının sonlarına kadar devam etti.

Ticari meselelerin çözümü için ise 1927'de Ankara'da Ticaret - Deniz ve Ulaşım Antlaşması imzalandı. Türkiye 1929'da Litvinov Silahsızlanma Protokolüne katıldı. İsmet İnönü 1932'de Moskova'ya gitti ve 8 milyon altın tutarında 20 yıllık bir faizsiz kredi antlaşması imzaladı. Bu kredi ülkede yatırım amaçlı kullanıldı.

Rusya Türkiye'nin Milletler Cemiyeti'ne katılmasını istemiyordu. Türkiye ise İtalya ve Yunanistan tehditlerine karşı cemiyete girmek istiyordu. Bu sorun Rusya'nın da cemiyete girmesiyle çözülse de Montreux Boğazlar Sözleşmesi sonrası ilişkiler bozuldu.

G)   TÜRKİYE'NİN MİLLETLER CEMİYETİ'NE GİRİŞİ

1920'de kurulan Milletler Cemiyeti'nin amacı barışı korumak ve işbirliğini artırmakdı. Lozan'da cemiyetin yetkisini kabul eden Türkiye İngiltere ile yaşanan sorunlar yüzünden cemiyete katılmaya sıcak bakmıyordu. Ayrıca müttefik konumundaki Rusya'nın cemiyette olmaması da bu konuda etkindi. 1928 sonrası gelişmelerle bağlantılı olarak Türkiye cemiyete katılma yanlısı oldu. Rusya'ya da güvence verilerek cemiyetten davet gönderilmesi istendi. Japon - Çin sorunu görüşülürken İspanya'nın teklifi ve Yunanistan'nın desteğiyle Türkiye davet edildi. Sonuçta 1932'de Türkiye Milletler Cemiyeti'ne  kabul edildi.

H)   BALKAN ANTANTI

Türkiye'nin Kurtuluş Savaşı sonrası yürüttüğü barış yanlısı tutum sayesinde Arnavutluk, Bulgaristan, Yugoslavya ile 1923 - 1925 arasında dostluk antlaşmaları imzalandı. Türkiye - Yunanistan yakınlaşması diğer devletlere öncü oldu. Yunanistan'ın önerisi ile bir balkan birliği kurulması için girişimlerde bulunuldu. Arnavutluk, Bulgaristan, Romanya, Yunanistan, Yugoslavya ve Türkiye'nin katıldığı işbirliğini konferansları düzenlendi. Sonuçta Arnavutluk ve Bulgaristan katılmasa da Yunanistan, Türkiye, Romanya, Yugoslavya arasında Balkan Antantı yapıldı. Buna göre: taraflar birbirlerinin sınırlarına saygı duyacak, birbirlerine haber vermeden aleyhte kararlar almayacak ve antlaşmalar yapmayacaktı.  Bu antlaşma sayesinde Montreux Boğazlar Sözleşmesi'nde Türkiye'nin aldığı destek arttı ve batı sınırı güvence altına alındı. Büyük devletlerin etkisiyle üyelerin farklı kutuplara kayması sebebiyle zamanla dağılan bu antant son toplantısını 1940'ta Belgrad'da yaptı.

I)     MONTREUX BOĞAZLAR SÖZLEŞMESİ

20. yüzyıla kadar Osmanlı'nın tam kontrolünde olan boğazlar Lozan sonrası bağımsız bir komisyonun kontrolüne geçti ve silahsızlandırıldı. Geçişler barış zamanı serbest ve savaş zamanı ise şartlara göre değişkendi. Bu olay Türkiye'in egemenliğini zayıflattı. Değişen şartlar, bu komisyonun zaman zaman Türkiye'yi zora sokan kararlar alması ve yayılmacı ülkelerin oluşturduğu tehdit sebebiyle Türkiye sözleşmeyi imzalayan ülkelerden boğazın silahlandırılmasını ve komisyonun kaldırılmasını istedi. Bu istek İtalya hariç tüm ülkeler tarafından olumlu karşılandı. 1936'da bir araya gelen Japonya, Avustralya, İngiltere, Fransa, Bulgaristan, Romanya, Yunanistan, Yugoslavya, Rusya ve Türkiye, İsviçrenin Montreux şehrinde bir sözleşme imzaladı. Sözleşmenin süresi 20 yıldır ve itiraz olmadıkça yenilenmektedir. Günümüzde hala geçerli olan bu sözleşmeye göre boğazlara asker yerleştirilecek, ticaret gemileri serbest geçiş yapacak, Karadeniz'e kıyısı olan ülkelerin güvenliği dikkate alınacak, Karadenize kıyısı olmayan ülkelerin ise geçişi kısıtlı olacaktı. Sözleşme Türkiye'de büyük bir diplomatik zafer olarak görüldü ve sevinçle karşılandı.

J)   SADABAD PAKTI

Kurtuluş Savaşı sonrası İslam ülkeleriyle de ilişkileri geliştirmek isteyen Türkiye İran ve Irak ile yakınlaştı. Bazı liderler Türkiye'ye ziyaretler düzenledi. Sonuçta 1935'te Türkiye, İran ve Irak ile Cenevre'de bir antlaşma yaptı. 1397'de ise Sadabad Sarayı'nda Afganistan'ın da katılımıyla  karşılıklı ilişkileri geliştirmeyi, barışı korumayı ve dostluğu amaçlayan 5 yıllık  bir pakt oluşturuldu. 2. Dünya Savaşı sonrası 1955'te Bağdat Paktı'nın kurulmasıyla Sadabad Paktı önemini yitirdi. Afganistan'a komünist bir rejim gelmesi, ayrıca İran ve Irak'ın savaşması sebebiyle tamamen dağıldı. Türkiye ayrıca 1937'de Mısır ile dostluk antlaşması imzaladı.

K)   HATAY'IN TÜRKİYE'YE KATILMASI

Misakı Milli sınırları içinde olan Hatay Milli Mücadele zamanlarında Fransa mandası altındaki Suriye kontrolündeydi. 1926'da bu bölge direkt Fransa'ya bağlı olan ayrı bir yönetim istedi. Fransa bu isteği kabul edince Suriye itiraz etti. Bu itirazı da kabul eden Fransa bölgeyi tekrar Suriye'ye bağladı. 1936'da Fransa bölgeyi tamamen Suriye'ye bırakarak buradan çekilmesiyle Türkiye Milletler Cemiyeti'ne başvurdu. Kurulan komisyon İngiltere'nin de desteğiyle bu bölgeye içişlerinde bağımsızlık, dış işlerinde ise Suriye'ye bağlılık kararı verdi. Resmi dil Türkçe olarak belirlendi ve kendi yönetimi ve anayasası olması kararlaştırıldı. Yine de Türkiye alınan bu sonuçtan tatmin olmadı ve Hatay'ın Türkiye'ye katılmasını istiyordu. 1938'de Hatay'da yapılan seçimlerde Türkler çoğunluğu aldı. Kurulan meclis devletin adını Hatay, yönetimini cumhuriyet olarak belirledi. Bu meclis 1939'da yaptığı oylama ile Türkiye'ye katılma kararı aldı.

L)    DÜNYA SAVAŞINDA TÜRKİYE

1939'da Şükrü Saraçoğlu'nun yaptığı Moskova ziyaretinde Rusya çok ağır şartları olan taleplerde bulundu. Bu talepler kabul edilmeyince Rusya ilişkileri bozuldu. 2. Dünya Savaşı öncesi İngiltere ve Fransa arasında ittifak yapan Türkiye savaş boyunca tarafsız kalmaya çalıştı. Almanya'nın Polonya'yı işgal etmesi sonrası Fransa ve İngiltere Almanya'ya savaş açtı. 1940'da İtalya'nın Almanya'ya katılmasından sonra İngiltere ve Fransa, Türkiye'nin de savaşa katılmasını istedi. Fakat Türkiye bazı şartları öne sürerek savaşa girmekten kaçındı. Bu arada Almanya Balkanlar'a inince Türkiye ve Almanya arasında saldırmazlık antlaşması imzalandı. Bu antlaşma müttefik devletlerce hiç hoş karşılanmadı ve Türkiye'nin savaşa girmesi için baskıyı artırdılar. Türkiye ise savaşa girmek için bir miktar askeri mühimmat istedi. Bu istekler aşırı fazla bulundu ve karşılanmadı. Böylece taraflar arasında yardım görüşmeleri sonlandı.


2. Dünya savaşının sonlarına doğru Türkiye, göstermelik olarak Almanya ve Japonya'ya savaş açtı. Bu sayede San Franscisco Konferansı'na katılma hakkı elde etti. Türkiye 2. Dünya Savaşı'na girmese de savaşın etkilerini köküne kadar hissetti. Örneğin enflasyon yükseldi, fiyatlar arttı, karaborsa oluştu, 1 milyon civarı insan tedbir amaçlı askere alındı, bazı ihtiyaç ve gıda malzemeleri karne ile dağıtıldı.


ÜNİTE 9
DEMOKRAT PARTİ VE SONRASI EKONOMİ



>> Demokrat parti döneminde ekonomi politikasının 4 temeli vardır:

1- Tarımı geliştirmek,
2- Sanayinin kamudan özel sektöre kaydırılması,
3- Yabancı sermaye ve yatırımcıyı çekmek,
4- Ekonomik istikrarı sağlamak

Demokrat partinin politikaları serbestleşme genişleme ve istikrarsızlık dönemleri olarak iki kısımda incelenebilir. 1950 - 1954 yılları arasında refah artarken yıllık %11 büyüme oranı yakalandı, 1954 - 1964 aralığında ekonomide yaşanan kötü gidişat askeri darbeye kadar sürdü. 1960 - 1980 arasına ise planlı kalkınma süreci denebilir.  Demokrat Parti Kamu İktisadi Teşebbüsleri'ni (KİT) özelleştirmeyi vaat etti. Yabancı Sermaye Teşvik Kanunu ve Petrol Kanunu çıkardı. Türkiye'nin dışa bağımlı olmasını sonlandırmak için takip edilen politikalar başlangıçta olumlu sonuçlar gösterse de sonuçta beklenenin tam tersi sonuçlar doğurdu. Yeterli sermaye olmadığından KİT'lerin özelleştirmesi yapılamadı. Hatta SEKA, TPAO, Türk Çimento Sanayi gibi yenileri kuruldu ve ekonomide kamunun payı arttı. 1980'de planlamanın ekonomiye olan etkisi kaldırılmaya ve daha dışa dönük serbest bir ekonomi oluşturulmaya çalışıldı. 2001 krizi ise IMF desteğiyle atlatılmak istendi.

>>  Tarıma Destek Verilmesi ve Sosyal Etkileri

Bu dönemde tarıma verilen destek arttı fakat sanayiye verilen öncelikler kaldırıldı. 1948'de Marshall Yardım Planı'nın devreye girmesi de bu konuda etkili oldu. Tarımda verimin artması, ekim alanlarının genişlemesi, ve bazı savaşlar yüzünden tarım ürünlerinin fiyat artışı çiftçiye kısa vadede refah sağladı. Uzun vadede ise ferahlayan kesim köyden kente göç edince bu sefer tarımda istihdam azaldı. 1955'de ilk defa Türk Traktör Fabrikası yerli traktör montajı yaptı. Tarımda makineleşmeye hızlı bir giriş yapılsa da yakıt fiyatlarındaki artış, kredi faizlerinin yükselmesi vb. sebeplerden dolayı makineleşme zamanla yavaşladı. 1954'de yaşanan tarıma elverişsiz hava şartları tarım üretimini düşürünce bazı tarım ürünleri için ithalat izni çıktı. Bu izin tarıma olan umutları iyice tüketti.

>>  Sanayide Özel Sektöre Öncelik Verilmesi ve Sosyal Etkileri

Kamu ve özel yapıların ortaklaşa yürüttüğü sanayi alanının bu dönemdeki ana hedefi yerli hammaddeleri de kullanarak temel ihtiyaç malzemelerini üretmekti. Ancak dış kaynaklara olan bağımlılıktan bir türlü kurtulma gerçekleşemedi.

>>  Türkiye Sınai Kalkınma Bankası özel işletmelere finansal ve teknik destek sağlamak için kurulmuş olan ilk özel yatırım ve kalkınma bankasıdır.

Bu bankanın amaçları:

1. Ekonomik yatırımları desteklemek
2. Sermayeyi ekonomiye kazandırmak
3. Sermaye piyasasının gelişmesine yardımcı olmak

>>  Ekonomik İstikrarsızlığa Müdahale ve Koordinasyon Bakanlığı

1950 yıllarında düzelmeye başlayan ekonomideki kötü gidişat dış ticaretteki gerilemenin diğer alanlara sıçradı. 1958'de Türkiye dış borçlarını tekrar yapılandırarak yeni kredilere alan açtı. Kısa vadeli bu çözümler kalıcı olmadı. Sürekli devam eden dış borç yükü sebebiyle ekonomimiz dışa bağımlı ve dış müdahalelere açık olmaktan kurtulamadı. Bu dönemlerde ıslah için Koordinasyon Bakanlığı kuruldu. Bankanın amacı ekonomiyi iç ve dış yapılara uyumlu hale getirmekti.

>>  1960 - 1980 Planlı Kalkınma Dönemi

Bu dönemde ekonominin temelinin sanayi olduğu düşünülerek sanayiye ciddi teşvikler verildi. Gümrüklere düzenlemeler getirildi ve yerli sanayici korunmaya çalışıldı. Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) tarafından 1 yıllık 5 ve 15 yıllık parçalardan oluşan bir planlama hazırlandı. Kaynakların etkin kullanımı ve ekonomide düzelme, krizlerin tekrar yaşanmaması isteğiyle yapılan düzenlemelerde hemen her kesim mutabıktı.

DPT'nin görev ve amaçları:

1. Sanayiye ağırlık vermek ve desteklemek
2. Ekonominin rekabet gücünü artırmak ve yerli işletmeleri korumak
3. Dışa bağımlılığı bitirmek veyaz azaltmak, bilinçli borçlanmayı sağlamak
4. Planlar kamuda emredici, özel sektörde ise teşvik edici olarak uygulamak
5. Planları makro ölçekte hazırlamak ve yatırım miktarlarını ona göre hesaplamak
6. Bir tek hedefi değil birden fazla hedefi aynı zamanda tutturmak
7. Sosyal alanlarda yeniliklere öncülük etmek

>>  Kalkınma Planlarının Sonuçları:

1963 - 1978 arasında yapılan çalışmalarda sanayide tutturulamayan hedefler ekonominin geneline yansıdı. Bu hedeflerin tutmamasının bazı sebepleri:

1. Yetersiz yatırım
2. Dengesiz yatırım dağılımı
3. Yetersiz tasarruf
4. Hatalı hesaplamalar

Sonuçta hedefler tutmasa da sanayinin ve hizmet sektörünün ekonomideki payı arttı, tarımın payı ise düştü. Zenginleşen toprak sahipleri ülkenin milli burjuvasını oluşturdu. Yapılan girişimler sayesinde milli gelir yükseldi. Fakat sanayi yabancı kaynaklara bağımlı olarak büyüdüğünden istenen bağımsızlık sağlanamadı. Hatta dövize daha çok bağımlı hale gelindi. 1970'lerde petrol krizi, Kıbrıs Harekatı ve ambargolar sebebiyle maliyetler arttı. Siyasi iktidarsızlığın da katkısıyla ekonomi iyice kötüleşti.

>>  Planlı Dönemde Tarımsal Gelişmeler

Bu dönemde, Kalkınma döneminde ikinci plana atılan tarımda iş gücünü azaltmayan makineleşmeye gitmek amaçlandı. 1968 - 1972 yıllarında tohum, yem, gübre vb. alanlarda kalite artışı hedeflendi. Verimi artırmak ve organizasyonu sağlamak için kooperatiflerden yararlanılmak istendi. Yapılan çalışmalar sayesinde bu dönemde 45.000 traktör yurt içinde üretildi. Biçerdöverlere verilen önem ise kalkınma döneminin sonlarına doğru arttı.

>>  Sanayileşmede 1980 Kararları

1980 yılında dışarıdan IMF, OECD, ve Dünya Bankası'nın baskısı, içeride ise girişimcilerin isteği  ve askeri darbelerin etkisiyle ekonomide 50 yıldır izlenen yoldan vazgeçilerek radikal değişiklik kararları alındı. Neoliberalizm yani devletten bağımsız ve kendini idare eden, kendi şartlarını belirleyen ayrıca tüm dünyada hızla yayılan bir ekonomi modeline geçilmek istendi.

1980 kararlarının 3 temel amacı  vardır:
1. Ekonominin güncel koşullara uyumunu sağlamak
2. Enflasyonla mücadele etmek ve tasarruf sağlamak
3. İthalatı azaltarak ihracatı artırmak

 Alınan kararlar sonrası ekonomide dengeler değişti ve KİT'lerin özelleştirilmesi yeniden gündeme geldi.

 Özelleştirmelerden beklenen faydalar:

 1. Zarar eden ve kötü yönetilen KİT'lerden kurtulmak
 2. Satıştan elde edilen parayı kamu harcamalarına ayırmak
 3. Satılan KİT'lerden yeni vergiler elde etmek
 4. Daha iyi yönetilen KİT'lerin kar etmesini sağlamak

 >>  Sanayi Sektörünün Gelişimi ve Özellikleri

 1980 sonrası yapılan çalışmalarla 2000 li yıllara gelindiğinde sanayinin ekonomi içindeki payı gelişmiş ülkeleri yakaladı. Bu gelişmede ihraç edilen tarım ürünlerinin sağladığı döviz kaynağının etkisi büyüktü. Her ne kadar sanayi boyutsal olarak büyüse de gelişmiş teknoloji kullanımında sınıfta kaldı ve işletmelerin %95'i genellikle 10 işçiyi geçmeyen küçük ölçekteydi. Teknolojide dışa bağımlılık ve şirketlerin verimsiz, kalitesiz yönetilmesi, rekabet gücünde zayıflık, bürokrasi fazlalığı, finansman eksikliği ve finansmana ulaşma zorluğui kalite bilincinin olmaması, yetersiz pazarlama, yeniliklerin yayılma hızındaki düşüklük vb. alt sebepler bilinse de genel olarak Türk Sanayisi'ne bakıldığında  3 ana sorun görünür: 

 1. Yetersiz ve bilinçsiz yatırım
 2. Geri kalmış teknoloji
 3. Yeniden yapılandırmaya olan ihtiyaç ve ARGE'ye yeterli önemin verilmemesi

 >>  Ekonomik Krizler ve İstikrar Programları

  Yaşanan krizlerin iç ve dış karakteristik özellikleri olsa da her kriz sonrası ekonomimiz daha da zayıfladı ve kırılgan bir hal aldı. Sürekli çalkantılı bir seyir izleyen Türk ekonomisinde 2009 dünya ekonomik krizi hariç diğer tüm krizlere baktığımızda ortak yanları:

 1. Kamuda gelir - gider dengesinin bozuk olmasını ve aşırı borçlanma
 2. Açıkların TCMB kaynaklarıyla karşılanması ve genel fiyat artışları
 3. İthalatın artması ve dışa bağımlılığın artması
 4. Kaynak sıkıntısının işsizliği ve üretimi etkilemesi

 >>  Tarımda Yapısal Dönüşüm

 Tarım her ne kadar bir dönem ekonomide etkisini pay olarak azaltsa da ihmal edilmeyecek kadar önemli bir alandır. 1990'lı yıllara kadar sürekli artan tarım arazileri miktarı 2010 yılına gelindiğinde duraklama ve gerileme gösterdi. Buna rağmen traktör ve pulluk benzeri araçların sayısı artmaya devam etti. Ayrıca göze çarpan bir diğer husus dünyada bütün ülkelerde çoğunlukla kadın nüfus hizmet sektöründe istihdam edilirken Türkiye'de tarım sektöründe istihdam edilmesidir. Bunun sebebi kadınların çoğunlukla aile çalışanı olarak kullanılmasıdır.



ÜNİTE 10
1945 SONRASI TÜRK DIŞ POLİTİKASI


>> 2. Savaşının sonlarına doğru 1 Mart'a kadar Almanya ve Japonya'ya savaş ilan edilenlerin davet edileceği San Francisco toplantısına katılabilmek için 20 Şubat 1945'te Japonya ve Almanya'ya göstermelik savaş ilan etti. Bu adım;  ABD, SSCB, İngiltere gibi devletler tarafından, geç kalınması sebebiyle tatmin etmedi. Bu durumda Türkiye diğer devletler karşısında tek başına kalmamak için 12 adalar konusunda hareketsiz kalarak tavizler verdi. 1945'te Yalta'da yapılan konferansta Rusya boğazlar konusunda değişiklik istedi fakat bu konunun görüşülmesi ertelendi. Durumdan memnun olmayan Rusya ile ilişkiler, bu tarihten sonra  bozulmaya başladı. 7 Haziran 1945'te Türk büyükelçisini çağıran Rus yönetimi boğazlardan geçişte imtiyaz ve Kars - Ardahan'ın Sovyet Ermenistanı'na verilmesini talep etti. Karşılıklı diplomatik manevralar ve notalar 1946'ya kadar sürdü. Sonuçta Rusya'nın talepleri kabul edilmedi. Bu yıllardaki kararlı duruşta Rusya'nın yayılmacı politikasından korkan ABD ve İngiltere'nin desteği etkilidir. Hatta herhangi bir saldırı esnasında Türkiye'ye yardım etme sözü vermişlerdir.

>> Truman Doktrini ve Marshall Planı

1946 sonrası İngiltere'nin de zayıflaması ve Rusya'nın bölgede egemenlik kurma çabaları sebebiyle 1947 yılında ABD böu bölgede daha sağlam adımlar atmaya karar verdi. Rusya'ya karşı Yunanistan ve Türkiye'nin desteklenmesini istedi. Bu isteğin yer aldığı konuşma "Truman Doktrini" olarak adlandırıldı. Bu doktrine göre Türkiye'ye 100 Milyon Dolar ve Yunanistan'a 300 Milyon Dolar ayrıca kullanılmış askeri malzeme sağlanacaktı. Bu yardımlar Türkiye'de bazı kesimlerce olumlu karşılanırken, bazı kesimler ise bu durumu yardımların nerelerde harcanacağını denetleyecek olan ABD müfettişlerine dikkat çekerek Duyunu Umumiye'ye benzetti ve bağımsızlıktan taviz verildiğini savunarak tepki gösterdi. Bu yardımlarla beraber o yıllarda Amerikan kültürü de Türkiye'ye yerleşmeye başladı.

 1947'de Paris'te toplanıldı ve Avrupa Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (OECD) kuruldu. 1947'de Türkiye Marshall Planı'na dahil olmak istedi. Bu plan Avrupa ülkelerine maddi yardım yaparak komünizmden korumayı amaçlıyordu. Türkiye'den ise gıda sağlama konusunda sıkıntı yaşayan Avrupa'nın, tarım ürünleri ihtiyacı karşılaması istendi. Türkiye'nin bu teklifi kabul etmesi üzerine 1948'de Türkiye yardım kapsamına girdi. Bundan sonra 1948 - 1952 yılları arasında 300 Milyon Dolar civarı yardım alan Türkiye bu kaynakların çoğunu tarımın gelişmesinde kullansa da ülkenin dışa  bağımlılığı artmış göründü.

 Türkiye Rusya tehtidine karşı güvende olmak için Hollanda, Fransa, Belçika, Lüksemburg, İngiltere arasında yapılan ve ABD tarafından desteklenen Brüksel Anlaşması'na girmeye çalıştı. Daha sonra 1949'da Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) kurulunca  1950'de Türkiye NATO'ya da başvurdu. Türkiye'nin üyeliğini sadece İtalya'nın desteklemesi ise NATO'ya kabul edilmeye yetmedi. Bu tarihlerde Demokrat Parti ve CHP'nin seçim vaatlerinde NATO'ya girmek yer aldı.

 Hızlı bir batılılaşma yaşayan ülke doğudan kopmamak adına çeşitli adımlar attı. Suriye, Lübnan gibi bağımsızlığını yeni ilan eden ülkeler resmen tanındı. Irak, Ürdün vb. ülkeler ile ilişkiler gelişti. Türkiye önceleri Filistin için bölünme karşıtı oy kullandığında Arap ülkelerince olumlu karşılanırken daha sonraları İsrail'i resmi olarak tanıyan ilk müslüman ülke olması sebebiyle Arap ülkelerinden tepki gördü.

 >> 1950 - 1960 Dönemi Türk Dış Politikası

 DP öncülüğündeki bu dönemde Türkiye bölgede liderlik ve komünizmden korunma amaçları güttü. Atlantik'ten Pakistan'a kadar olan alanda çeşitli bir çok ülke ile işbirliğine gidildi. Güven ortamı sağlanmaya çalışıldı. Yeni kurulan devletlere abi rolü oynanmak istendi fakat özellikle İsrail meselesi yüzünden Arap ülkeleri Türkiye'ye tavır aldı. Batı politikası ise Rusya tehtidine karşı güven sağlamaka ve batı ile ekonomik işbirliği yapmak üzerineydi.

 DP yönetimindeki Türkiye her ne pahasına olursa olsun NATO'ya girmek istiyordu. Bu katılıma muhalif olan bazı ülkeler Kore Savaşı çıktığında Türkiye'nin diğer BM ülkeleri ile beraber Kore'ye asker gönderdiğinde biraz yumuşasalar da hala katılıma tam onay vermiyorlardı. (Kore'ye asker gönderme konusunda ülkede hemen her kesim fikir birliğinde olsa da bu adımın meclise danışılmadan atılması tepkiyle karşılandı.) Türkiye ise Ortadoğu'da askeri bir işbirliğini NATO'ya girmeden kabul etmemekte direndi.

 Türkiye, İngiltere öncülüğünde Ortadoğu'da kontrolü artırmayı hedefleyen Ortadoğu Komutanlığı'na (ODK) 1951'de katılmakla, Yunanistan ile beraber 1952'de NATO'ya katılmanın kapılarını açtı. Bu arada Türkiye'nin batı yanlısı tutumu ve İsrail ile ilişkileri hem Rusya hem de Arap ülkelerinin rahatsız ediyordu. Türkiye söz verdiği üzere ODK'ya hedeflerinde ilerlemeye çalışsa da Mısır'ın ODK'ya katılmaması ve Mısır'daki darbe, arapların asıl tehdit olarak Rusya'yı değil İsrail'i görmesi vb. sebeplerden ODK projesi başarısız oldu. Daha sonra ODK ismi UDSO olarak adlandırılsa da sonuç değişmedi.

 Türkiye bir yandan NATO'ya üye olurken bir yandan ABD ile 54 adet anlaşma yaptı. Bu anlaşmaların çoğu meclisten geçmemiş sadece askeri makamlarca onaylanmıştır. Yapılan anlaşmalara göre ABD bu tarihlerde muhalefetin tüm ısrarlarına rağmen Türkiye'de üs kurma hakkı elde etti.

 Türkiye Balkanlar'da ilişkileri iyileştirmek amaçlı ABD'nin de desteğiyle 1953'te Yunanistan ve Yugoslavya ile Ankara'da bir dostuk ve işbirliği anlaşması imzaladı. Bu işbirliği daha sonra 1954 yılında Balkan Paktı ismini aldıysa da paktın ömrü uzun olmadı. Fiilen 1955'e kadar resmen ise 1960'a kadar süren bu anlaşma Kıbrıs sorununun da etkisiyle ortadan kalktı.

 Türkiye'nin 1955'te kurduğu Bağdat Paktı'na İngiltere, Irak, Pakistan ve İran katıldı. Bu pakt 1979'a kadar CENTO adıyla devam etti. ABD ise Rusya'nın bölgede etkinliğini azaltmak için "Eisenhover Doktrini" denen bildiriyi yayınladı. Bu bildiride Rusya tehtidi altındaki her millete talep halinde yardım etme düşüncesi açıklandı. Türkiye bu sayede 20 adet F-100, ödünç 2 denizaltı ve askeri donanım sözü aldı. Türkiye'nin ABD gücünü kabullenerek yardım alması ülkenin bölgedeki itibarına gölge düşürdü ve Bağdat Paktı'nın önemini yitirmesine sebep oldu.

 >> Kıbrıs Sorunu

 DP iktidarının ilk yarısında Rus tehtidi ile uğraşılırken ikinci yarısında ise Kıbrıs konusu ele alındı. 1878 yıllarında Osmanlı döneminde fiilen, 1923 Lozan Antlaşması ile ise resmen İngiltere kontrolüne geçen Kıbrıs'ta Rum ve Türk vatandaşları beraber yaşıyordu. Türkler ise İngiltere hakimiyetini veya Türkiye'ye bağlanmayı tercih ediyordu. 1930'lu yıllarda bağımsızlık yanlısı Rumlar tarafından kurulan çeşitli örgütlere karşılık çeşitli Türk organizasyonları oluştu.

 1950'li yıllara gelindiğinde, sürekli olarak İngiltere'ye çağrıda bulunan Rum vatandaşları, Enosis ülküsü ile Yunanistan'a bağlanmak istiyorlardı. Türkiye hükümeti o tarihlerde konuya ilgisiz görünüyordu. İngiltere'nin Kıbrıs'tan çıkmayacağını, Yunanistan'ın ise Türkiye ile ilişkileri bozmamak için olumsuz bir adım atmayacağı düşünülüyordu. 1950'li yıllarda Türkiye hala bu konuda bir adım atmazken Kıbrıs ile bağlantılı veya duyarlı vatandaşlar çeşitli basın yayın organları yoluyla seslerini Türk Halkı'na duyurmaya çalıştılar.

 1954'te Yunanistan sorunu BM'ye taşımaya çalışsa da BM kurulu tarafından kabul edilmedi. İstediklerini alamayan Kıbrıs Rumları terör örgütleri (EOKA) kurarak İngiliz ve Türk vatandaşlarına saldırmaya başladı. Olaylar kontrolden çıkınca Londra'da İngiltere öncülüğünde bir konferans düzenlenerek Türkiye ve Yunanistan davet edildi. Türkiye'de 6 - 7 Eylül Olayları çıkınca konferans yarıda kaldı.  Bu arada Kıbrıs'taki Türkler de savunma amaçlı Volkan adlı bir örgüt kurdu.

 İngiltere zaman içinde Kıbrıs'ın Rum ve Türk tarafları arasında pay edilmesi fikrini ortaya attı ve bu fikir Türkiye tarafından benimsendi hatta izlenecek politika olarak belirlendi. 1957'de hala çözülemeyen sorun artık terör faaliyetlerinden çok silahlı çatışmalara dönüştü. Bunun üzerine olası bir Rusya müdahalesinden korkan ABD olayda ağırlını hissettirmek istedi. ABD ve İngiltere önderliğinde çeşitli karşılıklı hamleler sonucunda 1960'ta Kıbrıs bağımsızlığını kazandı. Sorun geçici olarak çözülmüş gibi göründü.

 >> DP Çok Yönlü Politikası


 Soğuk savaşın sonlarına doğru Rusyanın hem batı ülkeleri ile hem de Türkiye ile ilişkileri normalleşmeye başladı. Türkiye, ekonomik anlamda kazançlar elde etmek için artık Rusya seçeneğini de düşünebiliyordu. Bu arada incirlik üssünün açılması ve geliştirilmesi sayesinde ilişkiler ilerledi. Hatta ABD desteğiyle Türkiye BM güvenlik konseyine ilk defa seçildi ve ABD ile yapılan bir anlaşmaya göre herhangi bir tehdit söz konusu olduğunda Türkiye'ye silahlı yardım taahhüt edildi. Türk hükümetinin içindeki bir kesim ise ABD'nin uydusu gibi görünen bir Türkiye'den rahatsızdı. Yapılan fikir alışverişleri sonrası Adnan Menderes Rusya ile ilişkileri geliştirmek ve ABD uydusu görüntüsünden kurtulmak için Moskova'ya bir ziyaret düzenledi. Bu ziyaret Türkiye'nin niyeti konusunda İran ve ABD'yi endişelendirdi. Sonuçta tüm bu bağımsızlık girişimleri, ABD ve bazı batı ülkelerinin gizlice desteklediği  27 Mayıs Darbesi ile sonlandırıldı.




ÜNİTE  11

1960 - 2000 ARASI TÜRK DIŞ POLİTİKASI


>> 1960 - 1980 ARASI TÜRKİYE - ABD İLİŞKİLERİ

1962'de ABD Türkiye'ye nükleer Jüpiter füzeleri yerleştirince Rusya da Küba'ya nükleer S-12 füzeleri yerleştirmeye başladı. İki ülke arasındaki mücadelede geri adım atılmayınca gerginlik nükleer savaş aşamasına kadar geldi. Olayın ciddiyetini farkeden iki taraf zamanla yapılan pazarlıklar sonucu yumuşadı ve füzeler geri çekildi. Bu krizde her koşulda ABD'nin yanında yer alan Türkiye'nin ABD'ye olan güveni , görüşmeler sırasında Türkiye'nin pazarlık konusu yapıldığını öğrenince yıkıldı. Sonuçta Türkiye'deki ABD karşıtı hareket güçlendi ve sesleri daha gür çıkmaya başladı. Sadece ABD odaklı bir dış politikanın ne kadar hatalı olduğu görüldü. Artık kendi çıkarlarını da düşünmesi gerektiğini farkeden Türkiye ABD'yi Vietnam konusunda desteklemedi.

1963'ten itibaren Türk vatandaşlarına karşı saldırılarını artıran Kıbrıs Rumlarına karşı Türkiye tepki gösterdi. Buradaki halkını yalnız bırakmayacağını ve haklarını savunacağını, gerekirse müdahale edeceğini belirtti. Açıkça Türkiye'nin Kıbrıs'a müdahalesini istemeyen ABD, Johnson Mektubu aracılığıyla Türkiye'yi ikaz etti. Bu ikaz ABD karşıtı kesimi iyice güçlendirdi. Hatta Türkiye'nin NATO üyeliği bile tartışılmaya başlandı. Sonuçta ambargoya ve itirazlara rağmen Türkiye Kıbrıs'a harekat düzenledi.

1960'larda ABD'de aşırı artan ve dikkat çeken uyuşturucu kullanımı bu devleti önlem almaya itti. Ülkeye gelen uyuşturucuların kaynağı olan, Türkiye dahil bazı ülkere baskı yapıldı. Süleyman Demirel Hükümeti yapılan baskılara dirense de kendisinden sonra yönetimi devralan Nihat Erim Hükümeti 1971'de tamamen yasal - serbest olan afyon ve haşhaş ekimini komple yasakladı. 1974'te Bülent Ecevit'in yürüttüğü Milli Selamet Partisi (MSP) ve Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) hükümeti yeniden serbest bıraktı. Bu karar sonrası ABD Kıbrıs meselesinin de etkisiyle Türkiye'ye ambargo uyguladı, askeri malzeme satışını durdurdu. Demirel hükümeti ise karşılık olarak İncirlik dahil 21 Amerikan üssünün faaliyetlerini durdurdu ve ABD ile yapılan Ortak Savunma İşbirliğini anlaşmasını feshetti. Türkiye'nin kararlılığını bozamayan ABD önce ticari satış yasağını kaldırdı daha sonra 1977'de kısmen 1978'de tamamen askeri ambargoyu kaldırdı. Ambargoyla Türkiye'ye Kıbrıs konusunda istediğini yaptırmak isteyen ABD başarısız oldu. Hatta bu ısrar ters tepti ve Türkiye yerli savunma sistemleri konusunda fikri ağır basmaya başladı.

Ortak Savunma İşbirliği Anlaşması (OSİA) yoluyla Üslerin şartları Demirel zamanında şöyle belirlenmişti: 1. Üslerin mülkiyeti Türkiye'ye ait olacak 2. Türkiye'nin izni olmadan üçüncü bir ülkeye operasyon düzenlenemeyecek 3. Türkiye üsleri denetleyebilecek ve isterse kullanımı kısıtlayabilecek. Bu anlaşma Kıbrıs sorunu zamanında ambargoyla bozulsa da daha sonra Demirel hükümetince o zamana kadar ABD ile yapılan irili ufaklı tüm anlaşmalar birleştirilecek ve Savunma ve Ekonomi İşbirliği Anlaşması (SEİA) kabul edilecektir. SEİA o zamana kadar ABD ile yapılan en kapsamlı anlaşmadır. 1980'de imzalansa da darbe yüzünden 1981'de devreye girmiştir.

>> 1960 - 1980 ARASI TÜRKİYE - RUSYA İLİŞKİLERİ

1963'te ABD en büyük krom üreticilerinden biri olan Türkiye yerine, Rusya'dan krom almayı tercih edince Türk Ekonomisi bu olaydan olumsuz etkilendi ve ABD ilişkileri gözden geçirildi. Bu dönemlerde ekonomik bunalımla ve kredi kaynak sıkıntıları batıdan sağlanan destekle çözülemeyince Rusya diğer bir alternatif olarak görüldü. Gelişen ekonomik ilişkiler ve Rusya'nın sağladığı ucuz, uzun vadeli krediler sayesinde iki ülke arasındaki bağlantılar düzelse de Rusya'nın Afganistan'a müdahalesi sonrası tekrar bozuldu. 27 Mayıs darbesinden hemen sonra Rusya, 31 Mayısta yeni hükümeti tanıdı. Yeni hükümet Rusya ile karşılıklı ziyaretler düzenleyerek ilişkileri tekrar normalleştirmeye çalıştı. 1967'de Demirel Hükümeti Rusya ile Ekonomik ve Teknik İşbirliği Anlaşması imzaladı. Bu dönemde ilk defa bir Türk cumhurbaşkanı (Cevdet Sunay) Rusya'yı ziyaret etti. Bu dönemde Rusya'dan alınan kredilerle Aliağa Petrol Rafinerisi, Seydişehir Alüminyum Fabrikası, Bandırma Sülfrik Asit Fabrikası, Artvin Kereste Fabrikası, İskenderun Demir Çelik Fabrikası vb. tesisler açıldı. İlişkiler 1976 sonrası askeri alanda da gelişmeye başladı. Bu dönemde Türkiye asıl askeri tehtidin Rusya'dan değil Yunanistan'dan geldiğini düşünmeye başladı. Ayrıca Rusya 1. Kıbrıs harekatını desteklerken 2. Kıbrıs harekatında tarafsız kalmaya çalıştı.

>> 1960 - 1980 ARASI TÜRKİYE - ARAP ÜLKELERİ İLİŞKİLERİ

Ortadoğu'da yaşanan bazı olaylar (Nasır yönetimi, Baasçılık, askeri darbeler vb.) Türkiye'nin bölgede liderliği için uygun bir ortam oluşturmadı. Önceki yıllarda Ortadoğu'da abi rolü üstlenmeye çalışan Türkiye 1960'larda özellikle darbe hükümeti zamanı Arap ülkeleriyle eşitlikçi ve dostça ilişkiler geliştirmeye çalıştı. 27 Mayıs darbe hükümetinin ilk faaliyetlerinden biri Cezayir'in Fransa'ya karşı bağımsızlığı sözlü desteklemesi ve kendi kaderine kendi karar vermesi için BM'de bu yönde oy kullanması oldu. Arap darbelerinde tarafsız kalmaya çalıştı.

1965'te iktidara gelen Adalet Partisi Kıbrıs konusunda Yunanistan ve Rum kesimlerini destekleyen Arap ülkeleriyle daha iyi ilişkiler kurmaya çalıştı. Demirel hükümetinin çabaları zamanla sonuç verdi karşılıklı bir çok ziyaret düzenlendi. Bu ilişkilerde Arap ülkelerinin Türkiye'den beklentisi Filistin konusunda Türkiye'yi Arapların yanında görmek ve Türkiye'nin batının temsilcisi gibi davranmamasıdır. Türkiye'nin Arap ülkelerinde beklentisi genel olarak ekonomik faaliyetlerdi ve Kıbrıs konusunda destek almaktı. 1967'de 3. Arap - İsrail savaşında Türkiye Arapları destekledi. 1967'de Ürdün Kralı Hüseyin'in önerisiyle bir İslam Zirvesi Konferansı düzenlendi. Bu konferansta İsrail ile ilgili bazı kararlar alındı. Böylece İslam Konferansı Örgütü'nün (İKÖ) temelleri atılmış oldu. Türkiye laik bir ülke olsa da bu örgütün dini değil siyasi bir oluşum olduğu varsayılarak bu organizasyona katıldı.

Gelişen ilişkilerin ilk olumlu sonucu Kıbrıs konusunda görüldü. Arap ülkeleri 1970'te Kıbrıs konusunda Türkiye'yi destekledi. 4. Arap - İsrail savaşında Türkiye, ABD'nin İncirlik üssünü kullanmasına izin vermedi, Rus uçaklarının ise kendi sahası üzerinden Arap ülkelerine yardım götürmesine izin verdi. Bu desteğin de etkisiyle Arap - İsrail mücadelesinde İsrail ilk defa yenildi. 1964'ten beri Filistin Kurtuluş Örgütü'ne (FKÖ) kayıtsız kalan Türkiye bu dönemde FKÖ ile bağları güçlendirdi. Filistin'in tek temsilcisi olarak 1975'te FKÖ kabul edildi, 1977'de ise Ankara'da büro açmasına izin verildi. İsrail ile ilişkiler en alt düzeyde tutulmak istenmesinin bir sebebi de OAPEC ülkelerinin İsrail dostu ülkelere ambargo uygulama kararıdır. Bu olayların sonucunda Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OAPEC) Türkiye'ye petrol konusunda herhangi bir ambargo uygulanmayacağını açıkladı. 1973'te Irak ile Kerkük - Yumurtalık Hattı anlaşması imzalandı. 1977'de çalışmaya başlayan hat sayesinde Türkiye'nin 2/3 oranında yakıt ihtiyacı karşılandı ve bu hattan ciddi miktarda kira kazancı elde edildi. Tüm bunlara ek olarak Kıbrıs çıkarmasında ambargo sebebiyle ihtiyaç duyulan lastik, yakıt vb. ihtiyaçlar Libya lideri Muammer Kaddafi tarafından sağlandı.

Türkiye - İran ilişkileri ise genelde normal seyrinde veya olumlu görüntüde ilerlese de belirli bir aşamayı geçemedi. İran ile alakalı başlıca meseleler şunlardır: İran'ın Irak'taki ayrılıkçı Kürt grupları desteklemesi, bölgede liderliğe göz dikmesi,  CENTO'nun Rusya'ya karşı yeterince etkili olamaması, demokrasi ve monarşi uyumsuzluğu, ekonomik iş birliğinin yeteri kadar gelişmemesi.

>> 1980 - 1990 DÖNEMİ TÜRK DIŞ POLİTİKASI

Bu dönemde daha çok iç karışıklıklar ve yaşanan darbelerle mücadele eden Türkiye dikkatini yoğun olarak iç politikaya yöneltmiştir ve dış politikanın gelişmesinde aksamalar olmuştur. Yunanistan ile bağlantılar düzelir gibi olsa da daha sonra Kıbrıs ve Ege Kıta Sahanlığı, FIR hattı, adaların silahsızlandırılması vb. konular sebebiyle tekrar bozuldu. Rusya ile bağlantılar tamamen soğudu. Sadece ABD ile ilişkiler olumlu gelişti. Türkiye Uzakdoğu'ya bu dönemde açıldı denebilir. Müslüman ülkeler ile sürekli olumlu gelişmeler oldu. Sovyetler birliğinin dağılması ise Türkiye'nin konumsal önemini azalttı. Bu dönemde batı tarafında yaşanan diğer bazı sorunlar şunlardır; Bulgaristan'ın ülkedeki Türk kökenli vatandaşlara baskı kurması, Yunanistan'ın Ege ve Batı Trakya'da tatsızlıklar çıkarması, ASALA yüzünden bir çok Türk diplomatın kaybedilmesidir. PKK ise 1990'lı yıllardan itibaren ciddi bir sorun halini alarak mide bulandırsa da dış politikada büyük bir etkisi olmamıştır.

Turgut Özal politikasına bakıldığında ise karşılaşılan 3 özellik görülür: 1. Ülkeyi kontrolsüz olarak batıya açması, ekonomik ilişkiler gelişince tüm diğer sorunların da kolayca çözüleceğini düşünmesi fakat bu konuda başarısız olması 2. Ekonomik gelişmeleri artırmak adına zaman zaman devlet yapısını çiğnemesi, bazı makamları işlevsizleştirmesi 3. Körfez krizinin yaşandığı yıllarda Türkiye'yi savaşa sokmayı düşünmesi.

>> 1990 - 2000 DÖNEMİ TÜRK DIŞ POLİTİKASI

Bu dönemde hem ekonomik hem siyasi hem de insan hakları bakımından feci bir görüntü çizildi. Mesela 1990 - 1997 arasında 12 kez dış işleri bakanı değişti. Zamanla batıya ve ABD'ye olan askeri, ekonomik ve siyasi bağımlılık korkunç derecelere ulaştı. Bu tarihlerde dış politikada aşırı büyük bir başarısızlık yaşanmasa da, bu başarının sebebi tamamen ABD uydusu gibi davranmaktan ve onun çıkarlarına uygun politika oluşturmaktan kaynaklandı.



ÜNİTE 12

MUSTAFA KEMAL SONRASI İÇ POLİTİKA ve İSMET İNÖNÜ DÖNEMİ

10 Kasım 1938'de vefat eden Mustafa Kemal'in cenazesi 19 Kasım'a kadar İstanbul'da ziyarete açıldı ve 20 Kasım'da Ankara'ya nakledildi. 10 Kasım 1953'te ise Anıtkabir'e yerleştirildi. Kendisinden sonraki seçimlerde tek aday olan İsmet İnönü devlet başkanı (Cumhurbaşkanı) seçildi. Daha sonra CHP tarafından Mustafa Kemal'e "Ebedi Şef", İnönü'ye ise "Değişmez Genel Başkan" ve "Milli Şef" unvanları verildi. İnönü'ye verilen bu unvanlar ölüm ve görev yapamazlık durumları haricinde geçerli olacaktı. İnönü döneminde genellikle Köy Enstitüleri ve yeni vergiler, çiftçi kanunları gibi konular üzerinde çalışıldı. Köy Enstitüleri çok partili döneme kadar faaliyete devam etti. İnönü dönemi laikliğin oturması neden gösterilerek birçok dini faaliyet, yayın vs. yasaklandı.

Bütçe harcamalarının %55 oranında orduya ayrıldığı bu dönemde 2. Dünya Savaşı'na Türkiye katılmasa bile 2 milyon kişinin tedbir amaçlı askere alınması ekonomiyi olumsuz etkiledi. 1940'ta Milli Koruma Kanunu çıkarıldı devletin ekonomiye etkisi arttı. Çeşitli tedbirler alınsa da savaş zamanı karaborsacılık, suistimaller vb. engellenemedi.Varlık Kanunu vb. uygulamalarla mal sahiplerinin üzerindeki baskı artırıldı ve 15 gün içinde vergi borcunu ödemeyenler devlet adına çeşitli işlerde çalıştırılarak tahsil yoluna gidildi. En çok gayrimüslimlerin etkilendiği bu kanun 1944'te kaldırıldı. Aşar Vergisi'ne benzer olan Toprak Mahsulleri Vergisi çıkarıldı ve aşırı sert tepki gördü. Bir yandan da toprağı olmayan fakat çiftçilik yapmak isteyen vatandaşlara toprak, yem, tohum, hayvan vb. imkanlar sağlandı. Yapılan üretim büyük şehirlerdeki tüketimi karşılayamayınca %400'e varan enflasyona ulaşıldı. İhtiyaç malzemeleri 1942'de karneyle dağıtıldı. Yetersiz ve sağlıksız beslenme yüzünden salgın hastalıklar arttı.

Bir yandan Rus tehdidine karşı Batı'ya yanaşmak bir yandan da daimi sağlıklı bir siyasi yapı oluşturmak için çok partili sisteme geçme denemeleri yapıldı. 1946'da Demokrat Parti; Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuad Köprülü gibi isimlerden oluşan bir kadroyla kuruldu. Parti programı neredeyse CHP ile aynıydı. İlk katıldıkları seçimde 65 üye çıkardılar fakat hem halkta hem de DP tarafında CHP'nin hile yaptığı kanaati oluştu. Bu dönemde muhalefet sürekli özgürlük ve haklardan bahsederken CHP ise DP'yi anarşi çıkarmakla suçladı. 1947 CHP kongresinden sonra parti içi demokratikleşme çabaları oldu. Hükümet 1950'de gizli oy açık sayım kanunu çıkardı. Bu arada ekonomi olabildiğince kötü giderken DP 1948 seçimlerine katılmasa da propaganda yaparak bazı bağımsızları destekledi. Sonuçta ekonomiyi bir türlü düzeltemeyen CHP iktidarı bıraktı. Yeni hükümet görevi Şemsettin Günaltay'a verildi.    

DEMOKRAT PARTİ DÖNEMİ

14 Mayıs 1950'de yapılan seçimlerde her iki parti de ekonomik vaatlere ağırlık verdi. Seçim sonucunda ezici bir üstünlükle DP kazandı. Bu zafer Türkiye'de demokrasi için büyük bir adımdı. Sonuçlar hem yurt için de hem de yurt dışında şaşkınlık ve takdirle karşılandı.  Cumhurbaşkanı olunca partisinden istifa eden Celal Bayar Cumhurbaşkanı'nın tarafsız olması gerektiğini göstermiş oldu. Başbakan olan Adnan Menderes'in ilk faaliyetleri sosyal konularda oldu. Hükümet üretime ağırlık vereceğini açıkladı. İktidar bir yandan CHP ve diğer muhalefet ile mücadele ederken bir yandan da devlet kadrolarına siyasete bulaşmamış memurlar ve askerler yerleştirmeye çalıştı. 27 yıldır Türkiye'yi tek başına yöneten CHP ise iktidarı kaybetmeyi hazmedemedi ve kendi içinde çekişmeler yaşamaya başladı. DP de bir süre sonra çok kültürlü bir yapıda olması sebebiyle kendi içinde çekişmeler yaşadı ve Adnan Menderes istifa ederek sonrasında yeni bir hükümet kurdu. Bu dönemde en fazla konuşulan konulardan biri bütçenin %60 oranında askeri harcamalara ayrılmasıydı.

Bu dönemde hükümetin en zor durumda kaldığı konu ise şeriat ve din odaklı faaliyetlere göz yummakla suçlanmasıydı. Tepkiler üzerine DP inkılaplardan geri adım atılmayacağını açıkladı. Atatürk'ün heykellerine ve benzer yapılara gerçekleşen saldırılar sonrası Atatürk'ü Koruma Kanunu çıkartıldı. DP'nin, toplumun genelini ilgilendiren faaliyetlerinden biri ise Nazım Hikmet'in de yararlandığı 14 Temmuz 1950 Af Kanunu'dur. Yine bu dönemde işçilere grev hakkı için erken olduğu düşünüldü ve bu konu görüşülse de kanunlaşmadı. Görülen ihtiyaç üzerine  Türkiye İşçi Sendikaları kuruldu. Milli eğitim mensuplarına siyaset yasağı getirildi.

Komünizm aleyhine fetva verildi. Komünizm tehlikesiyle alınan bazı ağır tedbirlerde Sosyalizm ve Komünizm'in karıştırıldığı suçlaması DP'ye yöneltildi. İktidar ve muhalefet iş birliğiyle ezanın tekrar Arapça okunabilmesi vb. düzeltmelere gidildi. Din dersleri mecburi oldu fakat okullarda Arap harfleri yasaklandı. İslam ve Demokrasi Partisi dini amaçları neden gösterilerek kapatıldı. Yobazlık ve gericilikle en etkili mücadele yönteminin refah seviyesini artırmak olduğu hükümetçe belirtildi.

Daha özgürlükçü olma hedefi ve halkın talepleri sayesinde laiklik konusunda yumuşama gösterildi. Sol örgütlenmeler ve faaliyetlere ise kesinlikle müsamaha gösterilmedi. Döneminde bazı kesimlere kısıtlama, kapatma vb. olumsuz uygulamalar bazı kesimlere ise serbestlik getiren uygulamalar yüzünden, hükümet muhalefet tarafından sürekli olarak diktatörlüğe doğru gitmekle suçlandı. Muhalefet, hükümeti denetleyecek bir Anayasa Mahkemesi kurulmasını teklif etti. DP yoğun eleştiriler altında girdiği 2 Mayıs 1954 seçimlerinden %57 oy aldı. Millet Partisi dini amaçları neden gösterilerek kapatıldı. 1954'te seçime katılacak memurların 6 ay önceden istifa etmesi zorunlu hale getirildi. Hükümete yargıçlarla ilgili geniş yetkiler veren kanunlar çıkarıldı. Bunlar gerçekleşirken CHP ise bir yandan hükümetin tek hakim olma çabalarını ağır şekilde eleştiriyor bir yandan da kendi karakterini tanımlamaya ve belirlemeye çalışıyordu. Bu dönemde muhalefet mevcut gerginliği bitirecek önerilerin yer aldığı bir listeyi Celal Bayar'a iletti. Bu arada DP'den ayrılanlar veya kovulanlar Hürriyet Partisi'ni kurdu.

İktidar ve muhalefetin bir araya geldiği nadir konulardan biri Kıbrıs Meselesi idi. Bağlantılı olarak gerçekleşen 6-7 Eylül olaylarında ise halkta Yunan düşmanlığından daha çok servet düşmanlığı göze çarpıyordu. Galeyana gelen topluluklar gayrimüslimlerin hatta yanlışlıkla bazı müslümanların mekanlarını yağmaladı veya zarar verdi. İstanbul, Ankara ve İzmir'de bir süre sıkı yönetim ilan edildi. 

DP döneminde eğitime bakıldığında 2002 - 2016 döneminden pek de farklı değildi. Sayıca çok fakat kalitesiz ve yetersiz okul açıldı. Yine de artan öğrenci ve nüfus oranına yetişilemedi. Ayrıca Halk Dershaneleri açıldı ve okur yazar oranı %32'den %39'a çıkarıldı. Milli Eğitimin bütçede payı 1940'ta  %6 iken 1960'ta %13 oldu.


27 Ekim 1957 seçimlerinde DP oyları %47 oranına geriledi. Bu dönemde İktidara tepkiler giderek arttı ve hükümet tek hakim olma isteğiyle suçlandı. 1958'de 9 subay hükümete komplo kurma iddiasıyla tutuklansa da soruşturma ihbarcının cezalandırılmasıyla sonuçlandı. 1960'lı yıllarda hükümet ve muhalefet arasında o zamana kadarki en ağır ağır mücadele yaşandı. Hatta İsmet İnönü iktidarı, TBMM'de üstü kapalı olarak ihtilalle tehdit etti. Muhalefet hükümeti haksızlık, adaletsizlik ve dinin siyasete alet edilmesi gibi konularda suçluyordu. Artan protestolar ve tepkiler yüzünden sıkıyönetim ilan edildi, her türlü toplantı yasaklandı. İstanbul ve Ankara'da üniversiteler 1 ay süreyle kapatıldı. Çeşitli  muhalif basın - yayın organları kapatıldı. Ayaklanmaların elebaşı olarak CHP gösterildi. Bu arada Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel, hükümete; krizin çözülmesiyle alakalı önerilerin olduğu bir tavsiye yazısı yolladı. 21 Mayıs'ta Ankara'da Harp Okulu öğrencileri bir yürüyüş yaptı. 25 Mayıs'ta TBMM hükümetin isteğiyle 1 aylık tatile girdi ve yeni bir seçim beklenmeye başlandı. Bu hareket çok büyük tepki çekti ve ülkede tansiyon en üst düzeye çıktı. 27 Mayıs'ta Kurmay Albay Alparslan Türkeş radyoda yaptığı bir konuşmada, destekçileriyle beraber darbe yaptığını açıkladı.