İnkılap Tarihi 2 Özetleri (Ünite 8 - 12 Arası)

0 yorum

Minik Bir Uyarı: Aşağıda yer alan bilgiler bizzat sınavlara hazırlanırken oluşturduğum özetlerdir. Kişisel ve yanlı yorumlar, yazım bozuklukları, hatalı ve eksik bilgiler içerebilir. Bu bilgiler kullanılarak oluşabilecek sıkıntılardan sorumlu değilim :) Umarım birilerine yararlı olur.



ÜNİTE 8


A)   CUMHURİYET DÖNEMİ DIŞ POLİTİKASININ DAYANDIĞI ESASLAR

1.            Gerçekçilik
2.            Akılcılık bilimcilik
3.            Tam bağımsızlık
4.            Çıkarlara uygun antlaşmalar
5.            Tarafsızlık ve savaşın olumsuzluklrından kaçmak
6.            Yalnızlıktan kurtulmak
7.            Eşit devletler
8.            Milli çıkarları korumak
9.            Yayılmacılık karşıtı tutum
10.         Batıya yönelmek
11.         Barışçı yaklaşım (Yurtta sulh dünyada sulh)

B)   CUMHURİYET DÖNEMİ TÜRKİYE – İNGİLTERE İLİŞKİLERİ

1977-1978 Rus savaşından sonra İNGİLTERE Osmanlı topraklarına göz dikti. 1. Dünya Savaşından sonra bir çok bölgeyi işgal etti. Tam olarak sıcak çatışma yaşanmasa da dolaylı mücadele çok şiddetli oldu. İngiltere Mondros Mütarekesine aykırı olarak Misakı Milli içinde olan Musul'u 1918'de işgal etti.  Musul için Yarbay Şefik başkanlığında Kuvayı Milliye görevlendirildi. Burada Türk birlikleri bir çok başarı kazansa da İngiltere'nin petrol ve ticaret yolları yüzünden buraya ayrıca önem vermesi sebebiyle Musul'u geri alamadı. Musul meselesi Lozan'daki en önemli konulardan biriydi. Türkler Musul'un direkt Türkiye'ye bağlanmasını isterken, İngiltere Irak'a dolaylı yönden kendine bırakmak istiyordu. Çünkü Irak İngiltere mandasındaydı. Lozan'da çözülemeyen sorun için 1924'te İstanbul'da görüşmelere başlandı. Her iki taraf da kendinden taviz vermeyince sorun Milletler Cemiyeti'ne intikal etti. Araştırma için komisyon kuruldu. Bu sırada İngiltere desteğiyle Şeyh Said isyanı çıktı. Cemiyet'in İngiltere yanlısı olması yüzünden komisyon İngiltere lehine olarak Musul'u Irak yönetimine bıraktı. Bu karardan sonra 1926'da Sınır ve İyi Komşuluk antlaşması yapıldı. Antlaşmaya göre; Türkiye'ye Musul'un 25 yıllık petrol gelirlerinin %10 miktarı verildi, sınırda propaganda yasaklandı. Bu sayede Türkiye 3,5 milyon sterlin elde etti. Bu antlaşmadan Fransa memnun olurken, Rusya rahatsız oldu.

Bu sorun çözüldükten sonra İngiltere ile ilişkiler düzelmeye başladı. Sonucunda Türkiye İngiltere'nin de onayıyla Milletler Cemiyeti'ne üye oldu. İtalya Habeşistan'nı işgal ettiğinde 1936'da İngiltere, Yunanistan, Türkiye ve Yugoslavya arasında Akdeniz Paktı imzalandı. Aynı yıl Montreux Boğazlar Sözleşmesi'nde İngiltere Türkiye'yi destekledi. Bu destek sonrası İngiltere Kralı İstanbul'a ziyaret gerçekleştirdi. Ayrıca İngiltere Karabük Demir Çelik Fabrikası için 10 milyon sterlin kredi verdi. 2. Dünya Savaşı başlarında İngiltere, Fransa ve Türkiye arasında barış ve yardımlaşma antlaşması imzalandı ve bu sayede Türkiye yayılmacı olmayan devletlere destek verdiğini gösterdi.

C)   CUMHURİYET DÖNEMİ TÜRKİYE – FRANSA İLİŞKİLERİ

Mondros Mütarekesi sonrası Anadolu'yu yer yer işgal eden Fransa ile sıcak çatışmalara girildi. Güneyde Kuvayı Milliye ve Fransa arasındaki savaşa Ermeni çeteleri de destek verdi. Fransa 1921'de yapılan Ankara Antlaşması ile Anadolu'dan çekildi. Bu antlaşma sayesinde Fransa itilaf devletleri arasında Türkiye'yi resmi olarak tanıyan ilk devlet olmuştur ve bu antlaşma sonrası güney sınırı hatay civarı hariç şimdiki halini almıştır. Ayrıca Fransa ile 1926 yılında Dostluk ve İyi Komşuluk An yapıldı. Lozan'da Osmanlı'nın borç görüşmelerine kadar Fransa ile ilişkiler iyi gitti. Fakat bu dönemde en büyük alacaklı Fransa olduğundan ilişkiler gerildi. Bu gerilime Hatay ve Türkiye'deki azınlık okullarının düzenlenmesi konuları da katkı sağladı.

1928'de yapılan görüşmeler sonucu Duyunu Umumiye kaldırıldı ve borçların ödenmesinde anlaşıldı fakat yakın zamanda çıkan Dünya Ekonomik Krizi sebebiyle Türkiye ödemelerde sıkıntı yaşadı. 1933'te borçlar tekrar yapılandırıldı ve taksitlerin banknotlar ile ödenebileceğinde karar kılındı. Türkiye'nin lehine olan bu karardan sonra 1952 yılına kadar taksitler ödendi ve borçlar tamamen bitirildi. 1926'da Bozkurt ve Lotus isimli Türk ve Fransız gemileri çarpıştı. Taraflar anlaşamayınca uluslar arası mahkemeye gidildi. Karar Türkiye lehine çıktı. Türkiye millileştirme projesi kapsamında Fransa'nın işlettiği Adana - Mersin demiryollarını satın almak istedi. 1929'da Fransa'nın tüm itirazlarına rağmen satın alma gerçekleşti.

D)   CUMHURİYET DÖNEMİ TÜRKİYE – YUNANİSTAN İLİŞKİLERİ

Büyük zafer sonrası Anadolu'dan çekilen Yunanistan ile bu aşamadan sonra diplomatik ilişkiler başladı. Türkiye - Yunanistan arasındaki en büyük mesele Nüfus Mübadelesi'dir. 1923'te yapılan antlaşmaya göre Yunanistan'da bulunan Türkler ve Türkiye'de bulunan Rumlar değiş tokuş yapılacaktı. Batı Trakya'daki Türkler ve İstanbul'da çok önceden beri yerleşik olan Rumlar bundan muhaf tutuldu. Değişim sırasında İstanbul'da normalden fazla Rum bırakmak isteyen Yunanistan yönetimi yüzünden ortam gerildi. Yaşananlar sonrası Yunanistan bazı azınlık Türklerin mallarına el koydu. Sorun Milletler Cemiyetine taşınsa da 1930'lu yıllara kadar kesin bir çözüme kavuşulamadı.

Yunanistan ile yaşanan başka bir sorun ise İstanbul'da bulunan Ortodoks Kilisesi'nin patriğinin belirlenmesinde çıktı. Türkiye mübadeleye dahil olan Ağaoğlu Konstantin'i Yunanistan'a göndermek isterken, Yunanistan buna karşı çıkıyordu. İtirazlara rağmen Konstantin sınırdışı edildi. Yerine başka birisi seçilince sorun da çözüldü. 1930'lu yıllarda Yunanistan'ın Türkiye'yi de içine alan bir ittifak kurmak istemesiyle ilişkiler normalleşti. 1930'da imzalanan antlaşma ile mübadele ile alakalı sorunlar çözüldü. Türk azınlıkların ait el konulan malların ücretlerinin ödenmesi konusu görüşüldü. Düzelen ilişkiler sayesinde Yunanistan başbakanı Türkiye'ye bir ziyaret gerçekleştirdi.

Yunanistan İtalya tehdidine karşı Türkiye ile beraber hareket etti. Hatta başbakan Venizelos Atatürk'ü Nobel barış ödülüne aday gösterdi. 2. Dünya Savaşı sırasında düzelen ilişkiler savaş sonrası yeniden bozuldu.

E)   CUMHURİYET DÖNEMİ TÜRKİYE – İTALYA İLİŞKİLERİ

Kurtuluş savaşı sırasında diğer devletlere göre daha az mücadele edilen İtalya ile nispeten daha olumlu ilişkiler yaşandı. İtalya genelde TBMM lehine kararlar aldı. Baskı ve zulümü esas alan diğer işgalci devletlerin aksine İtalya işgal ettiği yerlerde kendini sevdirmeye ve nüfuz etmeye çalıştı. Bu yüzden İtalya'ya TBMM tarafından kötünün iyisi gözüyle bakılıyordu.

Mussolini iktidara gelip faşist bir politika uygulayana kadar İtalya ile ilişkiler iyi gitti.Yeni yayılmacı politika ise Akdeniz çevresindeki ülkeleri tehtid ediyordu. Bu sayede İngiltere, Fransa ve Türkiye arasındaki ilişkiler daha kolay düzeldi. Cumhuriyet sonrası İtalya ile yaşanan ilk sorun 1924'te  İtalya'nın Rodos'a asker göndermesiyle oldu. Türkiye bu hamleyi tehdit olarak algıladı ve bu yüzden İtalya ile 1928'de Tarafsızlık, Uzlaşma ve Yargısal Çözüm Antlaşması imzalandı. Antlaşmaya göre: Taraflar birbirlerinin aleyhine antlaşma yapmayacak ve bir taraf savaşa girerse diğeri tarafsız kalacaktı. Ortaya çıkan sorunlar ise diplomatik yollardan çözülecekti. Bu antlaşmaya rağmen ilişkiler çok fazla düzelmedi. Türkiye 1935'te Habeşistan'ı işgal eden İtalya'ya karşı Milletler Cemiyetinin ambargosuna destek verdi.

F)   CUMHURİYET DÖNEMİ TÜRKİYE – RUSYA (SSCB) İLİŞKİLERİ

2. Dünya Savaşına kadar ortak düşmanlar sayesinde Rusya ile ilişkiler olumluydu. Musul ve Milletler Cemiyeti konularının da etkisiyle taraflar iyice yakınlaştı ve 1925'te Paris'te bir Tarafsızlık ve Saldırmazlık Antlaşması imzalandı. İki taraf birbirlerine saldırmayacak ve bir taraf savaşa girerse diğeri tarafsız kalacaktı. Birbirlerinin aleyhine bir adım atmayacaklardı. Bu protokol 2. Dünya Savaşının sonlarına kadar devam etti.

Ticari meselelerin çözümü için ise 1927'de Ankara'da Ticaret - Deniz ve Ulaşım Antlaşması imzalandı. Türkiye 1929'da Litvinov Silahsızlanma Protokolüne katıldı. İsmet İnönü 1932'de Moskova'ya gitti ve 8 milyon altın tutarında 20 yıllık bir faizsiz kredi antlaşması imzaladı. Bu kredi ülkede yatırım amaçlı kullanıldı.

Rusya Türkiye'nin Milletler Cemiyeti'ne katılmasını istemiyordu. Türkiye ise İtalya ve Yunanistan tehditlerine karşı cemiyete girmek istiyordu. Bu sorun Rusya'nın da cemiyete girmesiyle çözülse de Montreux Boğazlar Sözleşmesi sonrası ilişkiler bozuldu.

G)   TÜRKİYE'NİN MİLLETLER CEMİYETİ'NE GİRİŞİ

1920'de kurulan Milletler Cemiyeti'nin amacı barışı korumak ve işbirliğini artırmakdı. Lozan'da cemiyetin yetkisini kabul eden Türkiye İngiltere ile yaşanan sorunlar yüzünden cemiyete katılmaya sıcak bakmıyordu. Ayrıca müttefik konumundaki Rusya'nın cemiyette olmaması da bu konuda etkindi. 1928 sonrası gelişmelerle bağlantılı olarak Türkiye cemiyete katılma yanlısı oldu. Rusya'ya da güvence verilerek cemiyetten davet gönderilmesi istendi. Japon - Çin sorunu görüşülürken İspanya'nın teklifi ve Yunanistan'nın desteğiyle Türkiye davet edildi. Sonuçta 1932'de Türkiye Milletler Cemiyeti'ne  kabul edildi.

H)   BALKAN ANTANTI

Türkiye'nin Kurtuluş Savaşı sonrası yürüttüğü barış yanlısı tutum sayesinde Arnavutluk, Bulgaristan, Yugoslavya ile 1923 - 1925 arasında dostluk antlaşmaları imzalandı. Türkiye - Yunanistan yakınlaşması diğer devletlere öncü oldu. Yunanistan'ın önerisi ile bir balkan birliği kurulması için girişimlerde bulunuldu. Arnavutluk, Bulgaristan, Romanya, Yunanistan, Yugoslavya ve Türkiye'nin katıldığı işbirliğini konferansları düzenlendi. Sonuçta Arnavutluk ve Bulgaristan katılmasa da Yunanistan, Türkiye, Romanya, Yugoslavya arasında Balkan Antantı yapıldı. Buna göre: taraflar birbirlerinin sınırlarına saygı duyacak, birbirlerine haber vermeden aleyhte kararlar almayacak ve antlaşmalar yapmayacaktı.  Bu antlaşma sayesinde Montreux Boğazlar Sözleşmesi'nde Türkiye'nin aldığı destek arttı ve batı sınırı güvence altına alındı. Büyük devletlerin etkisiyle üyelerin farklı kutuplara kayması sebebiyle zamanla dağılan bu antant son toplantısını 1940'ta Belgrad'da yaptı.

I)     MONTREUX BOĞAZLAR SÖZLEŞMESİ

20. yüzyıla kadar Osmanlı'nın tam kontrolünde olan boğazlar Lozan sonrası bağımsız bir komisyonun kontrolüne geçti ve silahsızlandırıldı. Geçişler barış zamanı serbest ve savaş zamanı ise şartlara göre değişkendi. Bu olay Türkiye'in egemenliğini zayıflattı. Değişen şartlar, bu komisyonun zaman zaman Türkiye'yi zora sokan kararlar alması ve yayılmacı ülkelerin oluşturduğu tehdit sebebiyle Türkiye sözleşmeyi imzalayan ülkelerden boğazın silahlandırılmasını ve komisyonun kaldırılmasını istedi. Bu istek İtalya hariç tüm ülkeler tarafından olumlu karşılandı. 1936'da bir araya gelen Japonya, Avustralya, İngiltere, Fransa, Bulgaristan, Romanya, Yunanistan, Yugoslavya, Rusya ve Türkiye, İsviçrenin Montreux şehrinde bir sözleşme imzaladı. Sözleşmenin süresi 20 yıldır ve itiraz olmadıkça yenilenmektedir. Günümüzde hala geçerli olan bu sözleşmeye göre boğazlara asker yerleştirilecek, ticaret gemileri serbest geçiş yapacak, Karadeniz'e kıyısı olan ülkelerin güvenliği dikkate alınacak, Karadenize kıyısı olmayan ülkelerin ise geçişi kısıtlı olacaktı. Sözleşme Türkiye'de büyük bir diplomatik zafer olarak görüldü ve sevinçle karşılandı.

J)   SADABAD PAKTI

Kurtuluş Savaşı sonrası İslam ülkeleriyle de ilişkileri geliştirmek isteyen Türkiye İran ve Irak ile yakınlaştı. Bazı liderler Türkiye'ye ziyaretler düzenledi. Sonuçta 1935'te Türkiye, İran ve Irak ile Cenevre'de bir antlaşma yaptı. 1397'de ise Sadabad Sarayı'nda Afganistan'ın da katılımıyla  karşılıklı ilişkileri geliştirmeyi, barışı korumayı ve dostluğu amaçlayan 5 yıllık  bir pakt oluşturuldu. 2. Dünya Savaşı sonrası 1955'te Bağdat Paktı'nın kurulmasıyla Sadabad Paktı önemini yitirdi. Afganistan'a komünist bir rejim gelmesi, ayrıca İran ve Irak'ın savaşması sebebiyle tamamen dağıldı. Türkiye ayrıca 1937'de Mısır ile dostluk antlaşması imzaladı.

K)   HATAY'IN TÜRKİYE'YE KATILMASI

Misakı Milli sınırları içinde olan Hatay Milli Mücadele zamanlarında Fransa mandası altındaki Suriye kontrolündeydi. 1926'da bu bölge direkt Fransa'ya bağlı olan ayrı bir yönetim istedi. Fransa bu isteği kabul edince Suriye itiraz etti. Bu itirazı da kabul eden Fransa bölgeyi tekrar Suriye'ye bağladı. 1936'da Fransa bölgeyi tamamen Suriye'ye bırakarak buradan çekilmesiyle Türkiye Milletler Cemiyeti'ne başvurdu. Kurulan komisyon İngiltere'nin de desteğiyle bu bölgeye içişlerinde bağımsızlık, dış işlerinde ise Suriye'ye bağlılık kararı verdi. Resmi dil Türkçe olarak belirlendi ve kendi yönetimi ve anayasası olması kararlaştırıldı. Yine de Türkiye alınan bu sonuçtan tatmin olmadı ve Hatay'ın Türkiye'ye katılmasını istiyordu. 1938'de Hatay'da yapılan seçimlerde Türkler çoğunluğu aldı. Kurulan meclis devletin adını Hatay, yönetimini cumhuriyet olarak belirledi. Bu meclis 1939'da yaptığı oylama ile Türkiye'ye katılma kararı aldı.

L)    DÜNYA SAVAŞINDA TÜRKİYE

1939'da Şükrü Saraçoğlu'nun yaptığı Moskova ziyaretinde Rusya çok ağır şartları olan taleplerde bulundu. Bu talepler kabul edilmeyince Rusya ilişkileri bozuldu. 2. Dünya Savaşı öncesi İngiltere ve Fransa arasında ittifak yapan Türkiye savaş boyunca tarafsız kalmaya çalıştı. Almanya'nın Polonya'yı işgal etmesi sonrası Fransa ve İngiltere Almanya'ya savaş açtı. 1940'da İtalya'nın Almanya'ya katılmasından sonra İngiltere ve Fransa, Türkiye'nin de savaşa katılmasını istedi. Fakat Türkiye bazı şartları öne sürerek savaşa girmekten kaçındı. Bu arada Almanya Balkanlar'a inince Türkiye ve Almanya arasında saldırmazlık antlaşması imzalandı. Bu antlaşma müttefik devletlerce hiç hoş karşılanmadı ve Türkiye'nin savaşa girmesi için baskıyı artırdılar. Türkiye ise savaşa girmek için bir miktar askeri mühimmat istedi. Bu istekler aşırı fazla bulundu ve karşılanmadı. Böylece taraflar arasında yardım görüşmeleri sonlandı.


2. Dünya savaşının sonlarına doğru Türkiye, göstermelik olarak Almanya ve Japonya'ya savaş açtı. Bu sayede San Franscisco Konferansı'na katılma hakkı elde etti. Türkiye 2. Dünya Savaşı'na girmese de savaşın etkilerini köküne kadar hissetti. Örneğin enflasyon yükseldi, fiyatlar arttı, karaborsa oluştu, 1 milyon civarı insan tedbir amaçlı askere alındı, bazı ihtiyaç ve gıda malzemeleri karne ile dağıtıldı.


ÜNİTE 9
DEMOKRAT PARTİ VE SONRASI EKONOMİ



>> Demokrat parti döneminde ekonomi politikasının 4 temeli vardır:

1- Tarımı geliştirmek,
2- Sanayinin kamudan özel sektöre kaydırılması,
3- Yabancı sermaye ve yatırımcıyı çekmek,
4- Ekonomik istikrarı sağlamak

Demokrat partinin politikaları serbestleşme genişleme ve istikrarsızlık dönemleri olarak iki kısımda incelenebilir. 1950 - 1954 yılları arasında refah artarken yıllık %11 büyüme oranı yakalandı, 1954 - 1964 aralığında ekonomide yaşanan kötü gidişat askeri darbeye kadar sürdü. 1960 - 1980 arasına ise planlı kalkınma süreci denebilir.  Demokrat Parti Kamu İktisadi Teşebbüsleri'ni (KİT) özelleştirmeyi vaat etti. Yabancı Sermaye Teşvik Kanunu ve Petrol Kanunu çıkardı. Türkiye'nin dışa bağımlı olmasını sonlandırmak için takip edilen politikalar başlangıçta olumlu sonuçlar gösterse de sonuçta beklenenin tam tersi sonuçlar doğurdu. Yeterli sermaye olmadığından KİT'lerin özelleştirmesi yapılamadı. Hatta SEKA, TPAO, Türk Çimento Sanayi gibi yenileri kuruldu ve ekonomide kamunun payı arttı. 1980'de planlamanın ekonomiye olan etkisi kaldırılmaya ve daha dışa dönük serbest bir ekonomi oluşturulmaya çalışıldı. 2001 krizi ise IMF desteğiyle atlatılmak istendi.

>>  Tarıma Destek Verilmesi ve Sosyal Etkileri

Bu dönemde tarıma verilen destek arttı fakat sanayiye verilen öncelikler kaldırıldı. 1948'de Marshall Yardım Planı'nın devreye girmesi de bu konuda etkili oldu. Tarımda verimin artması, ekim alanlarının genişlemesi, ve bazı savaşlar yüzünden tarım ürünlerinin fiyat artışı çiftçiye kısa vadede refah sağladı. Uzun vadede ise ferahlayan kesim köyden kente göç edince bu sefer tarımda istihdam azaldı. 1955'de ilk defa Türk Traktör Fabrikası yerli traktör montajı yaptı. Tarımda makineleşmeye hızlı bir giriş yapılsa da yakıt fiyatlarındaki artış, kredi faizlerinin yükselmesi vb. sebeplerden dolayı makineleşme zamanla yavaşladı. 1954'de yaşanan tarıma elverişsiz hava şartları tarım üretimini düşürünce bazı tarım ürünleri için ithalat izni çıktı. Bu izin tarıma olan umutları iyice tüketti.

>>  Sanayide Özel Sektöre Öncelik Verilmesi ve Sosyal Etkileri

Kamu ve özel yapıların ortaklaşa yürüttüğü sanayi alanının bu dönemdeki ana hedefi yerli hammaddeleri de kullanarak temel ihtiyaç malzemelerini üretmekti. Ancak dış kaynaklara olan bağımlılıktan bir türlü kurtulma gerçekleşemedi.

>>  Türkiye Sınai Kalkınma Bankası özel işletmelere finansal ve teknik destek sağlamak için kurulmuş olan ilk özel yatırım ve kalkınma bankasıdır.

Bu bankanın amaçları:

1. Ekonomik yatırımları desteklemek
2. Sermayeyi ekonomiye kazandırmak
3. Sermaye piyasasının gelişmesine yardımcı olmak

>>  Ekonomik İstikrarsızlığa Müdahale ve Koordinasyon Bakanlığı

1950 yıllarında düzelmeye başlayan ekonomideki kötü gidişat dış ticaretteki gerilemenin diğer alanlara sıçradı. 1958'de Türkiye dış borçlarını tekrar yapılandırarak yeni kredilere alan açtı. Kısa vadeli bu çözümler kalıcı olmadı. Sürekli devam eden dış borç yükü sebebiyle ekonomimiz dışa bağımlı ve dış müdahalelere açık olmaktan kurtulamadı. Bu dönemlerde ıslah için Koordinasyon Bakanlığı kuruldu. Bankanın amacı ekonomiyi iç ve dış yapılara uyumlu hale getirmekti.

>>  1960 - 1980 Planlı Kalkınma Dönemi

Bu dönemde ekonominin temelinin sanayi olduğu düşünülerek sanayiye ciddi teşvikler verildi. Gümrüklere düzenlemeler getirildi ve yerli sanayici korunmaya çalışıldı. Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) tarafından 1 yıllık 5 ve 15 yıllık parçalardan oluşan bir planlama hazırlandı. Kaynakların etkin kullanımı ve ekonomide düzelme, krizlerin tekrar yaşanmaması isteğiyle yapılan düzenlemelerde hemen her kesim mutabıktı.

DPT'nin görev ve amaçları:

1. Sanayiye ağırlık vermek ve desteklemek
2. Ekonominin rekabet gücünü artırmak ve yerli işletmeleri korumak
3. Dışa bağımlılığı bitirmek veyaz azaltmak, bilinçli borçlanmayı sağlamak
4. Planlar kamuda emredici, özel sektörde ise teşvik edici olarak uygulamak
5. Planları makro ölçekte hazırlamak ve yatırım miktarlarını ona göre hesaplamak
6. Bir tek hedefi değil birden fazla hedefi aynı zamanda tutturmak
7. Sosyal alanlarda yeniliklere öncülük etmek

>>  Kalkınma Planlarının Sonuçları:

1963 - 1978 arasında yapılan çalışmalarda sanayide tutturulamayan hedefler ekonominin geneline yansıdı. Bu hedeflerin tutmamasının bazı sebepleri:

1. Yetersiz yatırım
2. Dengesiz yatırım dağılımı
3. Yetersiz tasarruf
4. Hatalı hesaplamalar

Sonuçta hedefler tutmasa da sanayinin ve hizmet sektörünün ekonomideki payı arttı, tarımın payı ise düştü. Zenginleşen toprak sahipleri ülkenin milli burjuvasını oluşturdu. Yapılan girişimler sayesinde milli gelir yükseldi. Fakat sanayi yabancı kaynaklara bağımlı olarak büyüdüğünden istenen bağımsızlık sağlanamadı. Hatta dövize daha çok bağımlı hale gelindi. 1970'lerde petrol krizi, Kıbrıs Harekatı ve ambargolar sebebiyle maliyetler arttı. Siyasi iktidarsızlığın da katkısıyla ekonomi iyice kötüleşti.

>>  Planlı Dönemde Tarımsal Gelişmeler

Bu dönemde, Kalkınma döneminde ikinci plana atılan tarımda iş gücünü azaltmayan makineleşmeye gitmek amaçlandı. 1968 - 1972 yıllarında tohum, yem, gübre vb. alanlarda kalite artışı hedeflendi. Verimi artırmak ve organizasyonu sağlamak için kooperatiflerden yararlanılmak istendi. Yapılan çalışmalar sayesinde bu dönemde 45.000 traktör yurt içinde üretildi. Biçerdöverlere verilen önem ise kalkınma döneminin sonlarına doğru arttı.

>>  Sanayileşmede 1980 Kararları

1980 yılında dışarıdan IMF, OECD, ve Dünya Bankası'nın baskısı, içeride ise girişimcilerin isteği  ve askeri darbelerin etkisiyle ekonomide 50 yıldır izlenen yoldan vazgeçilerek radikal değişiklik kararları alındı. Neoliberalizm yani devletten bağımsız ve kendini idare eden, kendi şartlarını belirleyen ayrıca tüm dünyada hızla yayılan bir ekonomi modeline geçilmek istendi.

1980 kararlarının 3 temel amacı  vardır:
1. Ekonominin güncel koşullara uyumunu sağlamak
2. Enflasyonla mücadele etmek ve tasarruf sağlamak
3. İthalatı azaltarak ihracatı artırmak

 Alınan kararlar sonrası ekonomide dengeler değişti ve KİT'lerin özelleştirilmesi yeniden gündeme geldi.

 Özelleştirmelerden beklenen faydalar:

 1. Zarar eden ve kötü yönetilen KİT'lerden kurtulmak
 2. Satıştan elde edilen parayı kamu harcamalarına ayırmak
 3. Satılan KİT'lerden yeni vergiler elde etmek
 4. Daha iyi yönetilen KİT'lerin kar etmesini sağlamak

 >>  Sanayi Sektörünün Gelişimi ve Özellikleri

 1980 sonrası yapılan çalışmalarla 2000 li yıllara gelindiğinde sanayinin ekonomi içindeki payı gelişmiş ülkeleri yakaladı. Bu gelişmede ihraç edilen tarım ürünlerinin sağladığı döviz kaynağının etkisi büyüktü. Her ne kadar sanayi boyutsal olarak büyüse de gelişmiş teknoloji kullanımında sınıfta kaldı ve işletmelerin %95'i genellikle 10 işçiyi geçmeyen küçük ölçekteydi. Teknolojide dışa bağımlılık ve şirketlerin verimsiz, kalitesiz yönetilmesi, rekabet gücünde zayıflık, bürokrasi fazlalığı, finansman eksikliği ve finansmana ulaşma zorluğui kalite bilincinin olmaması, yetersiz pazarlama, yeniliklerin yayılma hızındaki düşüklük vb. alt sebepler bilinse de genel olarak Türk Sanayisi'ne bakıldığında  3 ana sorun görünür: 

 1. Yetersiz ve bilinçsiz yatırım
 2. Geri kalmış teknoloji
 3. Yeniden yapılandırmaya olan ihtiyaç ve ARGE'ye yeterli önemin verilmemesi

 >>  Ekonomik Krizler ve İstikrar Programları

  Yaşanan krizlerin iç ve dış karakteristik özellikleri olsa da her kriz sonrası ekonomimiz daha da zayıfladı ve kırılgan bir hal aldı. Sürekli çalkantılı bir seyir izleyen Türk ekonomisinde 2009 dünya ekonomik krizi hariç diğer tüm krizlere baktığımızda ortak yanları:

 1. Kamuda gelir - gider dengesinin bozuk olmasını ve aşırı borçlanma
 2. Açıkların TCMB kaynaklarıyla karşılanması ve genel fiyat artışları
 3. İthalatın artması ve dışa bağımlılığın artması
 4. Kaynak sıkıntısının işsizliği ve üretimi etkilemesi

 >>  Tarımda Yapısal Dönüşüm

 Tarım her ne kadar bir dönem ekonomide etkisini pay olarak azaltsa da ihmal edilmeyecek kadar önemli bir alandır. 1990'lı yıllara kadar sürekli artan tarım arazileri miktarı 2010 yılına gelindiğinde duraklama ve gerileme gösterdi. Buna rağmen traktör ve pulluk benzeri araçların sayısı artmaya devam etti. Ayrıca göze çarpan bir diğer husus dünyada bütün ülkelerde çoğunlukla kadın nüfus hizmet sektöründe istihdam edilirken Türkiye'de tarım sektöründe istihdam edilmesidir. Bunun sebebi kadınların çoğunlukla aile çalışanı olarak kullanılmasıdır.



ÜNİTE 10
1945 SONRASI TÜRK DIŞ POLİTİKASI


>> 2. Savaşının sonlarına doğru 1 Mart'a kadar Almanya ve Japonya'ya savaş ilan edilenlerin davet edileceği San Francisco toplantısına katılabilmek için 20 Şubat 1945'te Japonya ve Almanya'ya göstermelik savaş ilan etti. Bu adım;  ABD, SSCB, İngiltere gibi devletler tarafından, geç kalınması sebebiyle tatmin etmedi. Bu durumda Türkiye diğer devletler karşısında tek başına kalmamak için 12 adalar konusunda hareketsiz kalarak tavizler verdi. 1945'te Yalta'da yapılan konferansta Rusya boğazlar konusunda değişiklik istedi fakat bu konunun görüşülmesi ertelendi. Durumdan memnun olmayan Rusya ile ilişkiler, bu tarihten sonra  bozulmaya başladı. 7 Haziran 1945'te Türk büyükelçisini çağıran Rus yönetimi boğazlardan geçişte imtiyaz ve Kars - Ardahan'ın Sovyet Ermenistanı'na verilmesini talep etti. Karşılıklı diplomatik manevralar ve notalar 1946'ya kadar sürdü. Sonuçta Rusya'nın talepleri kabul edilmedi. Bu yıllardaki kararlı duruşta Rusya'nın yayılmacı politikasından korkan ABD ve İngiltere'nin desteği etkilidir. Hatta herhangi bir saldırı esnasında Türkiye'ye yardım etme sözü vermişlerdir.

>> Truman Doktrini ve Marshall Planı

1946 sonrası İngiltere'nin de zayıflaması ve Rusya'nın bölgede egemenlik kurma çabaları sebebiyle 1947 yılında ABD böu bölgede daha sağlam adımlar atmaya karar verdi. Rusya'ya karşı Yunanistan ve Türkiye'nin desteklenmesini istedi. Bu isteğin yer aldığı konuşma "Truman Doktrini" olarak adlandırıldı. Bu doktrine göre Türkiye'ye 100 Milyon Dolar ve Yunanistan'a 300 Milyon Dolar ayrıca kullanılmış askeri malzeme sağlanacaktı. Bu yardımlar Türkiye'de bazı kesimlerce olumlu karşılanırken, bazı kesimler ise bu durumu yardımların nerelerde harcanacağını denetleyecek olan ABD müfettişlerine dikkat çekerek Duyunu Umumiye'ye benzetti ve bağımsızlıktan taviz verildiğini savunarak tepki gösterdi. Bu yardımlarla beraber o yıllarda Amerikan kültürü de Türkiye'ye yerleşmeye başladı.

 1947'de Paris'te toplanıldı ve Avrupa Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (OECD) kuruldu. 1947'de Türkiye Marshall Planı'na dahil olmak istedi. Bu plan Avrupa ülkelerine maddi yardım yaparak komünizmden korumayı amaçlıyordu. Türkiye'den ise gıda sağlama konusunda sıkıntı yaşayan Avrupa'nın, tarım ürünleri ihtiyacı karşılaması istendi. Türkiye'nin bu teklifi kabul etmesi üzerine 1948'de Türkiye yardım kapsamına girdi. Bundan sonra 1948 - 1952 yılları arasında 300 Milyon Dolar civarı yardım alan Türkiye bu kaynakların çoğunu tarımın gelişmesinde kullansa da ülkenin dışa  bağımlılığı artmış göründü.

 Türkiye Rusya tehtidine karşı güvende olmak için Hollanda, Fransa, Belçika, Lüksemburg, İngiltere arasında yapılan ve ABD tarafından desteklenen Brüksel Anlaşması'na girmeye çalıştı. Daha sonra 1949'da Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) kurulunca  1950'de Türkiye NATO'ya da başvurdu. Türkiye'nin üyeliğini sadece İtalya'nın desteklemesi ise NATO'ya kabul edilmeye yetmedi. Bu tarihlerde Demokrat Parti ve CHP'nin seçim vaatlerinde NATO'ya girmek yer aldı.

 Hızlı bir batılılaşma yaşayan ülke doğudan kopmamak adına çeşitli adımlar attı. Suriye, Lübnan gibi bağımsızlığını yeni ilan eden ülkeler resmen tanındı. Irak, Ürdün vb. ülkeler ile ilişkiler gelişti. Türkiye önceleri Filistin için bölünme karşıtı oy kullandığında Arap ülkelerince olumlu karşılanırken daha sonraları İsrail'i resmi olarak tanıyan ilk müslüman ülke olması sebebiyle Arap ülkelerinden tepki gördü.

 >> 1950 - 1960 Dönemi Türk Dış Politikası

 DP öncülüğündeki bu dönemde Türkiye bölgede liderlik ve komünizmden korunma amaçları güttü. Atlantik'ten Pakistan'a kadar olan alanda çeşitli bir çok ülke ile işbirliğine gidildi. Güven ortamı sağlanmaya çalışıldı. Yeni kurulan devletlere abi rolü oynanmak istendi fakat özellikle İsrail meselesi yüzünden Arap ülkeleri Türkiye'ye tavır aldı. Batı politikası ise Rusya tehtidine karşı güven sağlamaka ve batı ile ekonomik işbirliği yapmak üzerineydi.

 DP yönetimindeki Türkiye her ne pahasına olursa olsun NATO'ya girmek istiyordu. Bu katılıma muhalif olan bazı ülkeler Kore Savaşı çıktığında Türkiye'nin diğer BM ülkeleri ile beraber Kore'ye asker gönderdiğinde biraz yumuşasalar da hala katılıma tam onay vermiyorlardı. (Kore'ye asker gönderme konusunda ülkede hemen her kesim fikir birliğinde olsa da bu adımın meclise danışılmadan atılması tepkiyle karşılandı.) Türkiye ise Ortadoğu'da askeri bir işbirliğini NATO'ya girmeden kabul etmemekte direndi.

 Türkiye, İngiltere öncülüğünde Ortadoğu'da kontrolü artırmayı hedefleyen Ortadoğu Komutanlığı'na (ODK) 1951'de katılmakla, Yunanistan ile beraber 1952'de NATO'ya katılmanın kapılarını açtı. Bu arada Türkiye'nin batı yanlısı tutumu ve İsrail ile ilişkileri hem Rusya hem de Arap ülkelerinin rahatsız ediyordu. Türkiye söz verdiği üzere ODK'ya hedeflerinde ilerlemeye çalışsa da Mısır'ın ODK'ya katılmaması ve Mısır'daki darbe, arapların asıl tehdit olarak Rusya'yı değil İsrail'i görmesi vb. sebeplerden ODK projesi başarısız oldu. Daha sonra ODK ismi UDSO olarak adlandırılsa da sonuç değişmedi.

 Türkiye bir yandan NATO'ya üye olurken bir yandan ABD ile 54 adet anlaşma yaptı. Bu anlaşmaların çoğu meclisten geçmemiş sadece askeri makamlarca onaylanmıştır. Yapılan anlaşmalara göre ABD bu tarihlerde muhalefetin tüm ısrarlarına rağmen Türkiye'de üs kurma hakkı elde etti.

 Türkiye Balkanlar'da ilişkileri iyileştirmek amaçlı ABD'nin de desteğiyle 1953'te Yunanistan ve Yugoslavya ile Ankara'da bir dostuk ve işbirliği anlaşması imzaladı. Bu işbirliği daha sonra 1954 yılında Balkan Paktı ismini aldıysa da paktın ömrü uzun olmadı. Fiilen 1955'e kadar resmen ise 1960'a kadar süren bu anlaşma Kıbrıs sorununun da etkisiyle ortadan kalktı.

 Türkiye'nin 1955'te kurduğu Bağdat Paktı'na İngiltere, Irak, Pakistan ve İran katıldı. Bu pakt 1979'a kadar CENTO adıyla devam etti. ABD ise Rusya'nın bölgede etkinliğini azaltmak için "Eisenhover Doktrini" denen bildiriyi yayınladı. Bu bildiride Rusya tehtidi altındaki her millete talep halinde yardım etme düşüncesi açıklandı. Türkiye bu sayede 20 adet F-100, ödünç 2 denizaltı ve askeri donanım sözü aldı. Türkiye'nin ABD gücünü kabullenerek yardım alması ülkenin bölgedeki itibarına gölge düşürdü ve Bağdat Paktı'nın önemini yitirmesine sebep oldu.

 >> Kıbrıs Sorunu

 DP iktidarının ilk yarısında Rus tehtidi ile uğraşılırken ikinci yarısında ise Kıbrıs konusu ele alındı. 1878 yıllarında Osmanlı döneminde fiilen, 1923 Lozan Antlaşması ile ise resmen İngiltere kontrolüne geçen Kıbrıs'ta Rum ve Türk vatandaşları beraber yaşıyordu. Türkler ise İngiltere hakimiyetini veya Türkiye'ye bağlanmayı tercih ediyordu. 1930'lu yıllarda bağımsızlık yanlısı Rumlar tarafından kurulan çeşitli örgütlere karşılık çeşitli Türk organizasyonları oluştu.

 1950'li yıllara gelindiğinde, sürekli olarak İngiltere'ye çağrıda bulunan Rum vatandaşları, Enosis ülküsü ile Yunanistan'a bağlanmak istiyorlardı. Türkiye hükümeti o tarihlerde konuya ilgisiz görünüyordu. İngiltere'nin Kıbrıs'tan çıkmayacağını, Yunanistan'ın ise Türkiye ile ilişkileri bozmamak için olumsuz bir adım atmayacağı düşünülüyordu. 1950'li yıllarda Türkiye hala bu konuda bir adım atmazken Kıbrıs ile bağlantılı veya duyarlı vatandaşlar çeşitli basın yayın organları yoluyla seslerini Türk Halkı'na duyurmaya çalıştılar.

 1954'te Yunanistan sorunu BM'ye taşımaya çalışsa da BM kurulu tarafından kabul edilmedi. İstediklerini alamayan Kıbrıs Rumları terör örgütleri (EOKA) kurarak İngiliz ve Türk vatandaşlarına saldırmaya başladı. Olaylar kontrolden çıkınca Londra'da İngiltere öncülüğünde bir konferans düzenlenerek Türkiye ve Yunanistan davet edildi. Türkiye'de 6 - 7 Eylül Olayları çıkınca konferans yarıda kaldı.  Bu arada Kıbrıs'taki Türkler de savunma amaçlı Volkan adlı bir örgüt kurdu.

 İngiltere zaman içinde Kıbrıs'ın Rum ve Türk tarafları arasında pay edilmesi fikrini ortaya attı ve bu fikir Türkiye tarafından benimsendi hatta izlenecek politika olarak belirlendi. 1957'de hala çözülemeyen sorun artık terör faaliyetlerinden çok silahlı çatışmalara dönüştü. Bunun üzerine olası bir Rusya müdahalesinden korkan ABD olayda ağırlını hissettirmek istedi. ABD ve İngiltere önderliğinde çeşitli karşılıklı hamleler sonucunda 1960'ta Kıbrıs bağımsızlığını kazandı. Sorun geçici olarak çözülmüş gibi göründü.

 >> DP Çok Yönlü Politikası


 Soğuk savaşın sonlarına doğru Rusyanın hem batı ülkeleri ile hem de Türkiye ile ilişkileri normalleşmeye başladı. Türkiye, ekonomik anlamda kazançlar elde etmek için artık Rusya seçeneğini de düşünebiliyordu. Bu arada incirlik üssünün açılması ve geliştirilmesi sayesinde ilişkiler ilerledi. Hatta ABD desteğiyle Türkiye BM güvenlik konseyine ilk defa seçildi ve ABD ile yapılan bir anlaşmaya göre herhangi bir tehdit söz konusu olduğunda Türkiye'ye silahlı yardım taahhüt edildi. Türk hükümetinin içindeki bir kesim ise ABD'nin uydusu gibi görünen bir Türkiye'den rahatsızdı. Yapılan fikir alışverişleri sonrası Adnan Menderes Rusya ile ilişkileri geliştirmek ve ABD uydusu görüntüsünden kurtulmak için Moskova'ya bir ziyaret düzenledi. Bu ziyaret Türkiye'nin niyeti konusunda İran ve ABD'yi endişelendirdi. Sonuçta tüm bu bağımsızlık girişimleri, ABD ve bazı batı ülkelerinin gizlice desteklediği  27 Mayıs Darbesi ile sonlandırıldı.




ÜNİTE  11

1960 - 2000 ARASI TÜRK DIŞ POLİTİKASI


>> 1960 - 1980 ARASI TÜRKİYE - ABD İLİŞKİLERİ

1962'de ABD Türkiye'ye nükleer Jüpiter füzeleri yerleştirince Rusya da Küba'ya nükleer S-12 füzeleri yerleştirmeye başladı. İki ülke arasındaki mücadelede geri adım atılmayınca gerginlik nükleer savaş aşamasına kadar geldi. Olayın ciddiyetini farkeden iki taraf zamanla yapılan pazarlıklar sonucu yumuşadı ve füzeler geri çekildi. Bu krizde her koşulda ABD'nin yanında yer alan Türkiye'nin ABD'ye olan güveni , görüşmeler sırasında Türkiye'nin pazarlık konusu yapıldığını öğrenince yıkıldı. Sonuçta Türkiye'deki ABD karşıtı hareket güçlendi ve sesleri daha gür çıkmaya başladı. Sadece ABD odaklı bir dış politikanın ne kadar hatalı olduğu görüldü. Artık kendi çıkarlarını da düşünmesi gerektiğini farkeden Türkiye ABD'yi Vietnam konusunda desteklemedi.

1963'ten itibaren Türk vatandaşlarına karşı saldırılarını artıran Kıbrıs Rumlarına karşı Türkiye tepki gösterdi. Buradaki halkını yalnız bırakmayacağını ve haklarını savunacağını, gerekirse müdahale edeceğini belirtti. Açıkça Türkiye'nin Kıbrıs'a müdahalesini istemeyen ABD, Johnson Mektubu aracılığıyla Türkiye'yi ikaz etti. Bu ikaz ABD karşıtı kesimi iyice güçlendirdi. Hatta Türkiye'nin NATO üyeliği bile tartışılmaya başlandı. Sonuçta ambargoya ve itirazlara rağmen Türkiye Kıbrıs'a harekat düzenledi.

1960'larda ABD'de aşırı artan ve dikkat çeken uyuşturucu kullanımı bu devleti önlem almaya itti. Ülkeye gelen uyuşturucuların kaynağı olan, Türkiye dahil bazı ülkere baskı yapıldı. Süleyman Demirel Hükümeti yapılan baskılara dirense de kendisinden sonra yönetimi devralan Nihat Erim Hükümeti 1971'de tamamen yasal - serbest olan afyon ve haşhaş ekimini komple yasakladı. 1974'te Bülent Ecevit'in yürüttüğü Milli Selamet Partisi (MSP) ve Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) hükümeti yeniden serbest bıraktı. Bu karar sonrası ABD Kıbrıs meselesinin de etkisiyle Türkiye'ye ambargo uyguladı, askeri malzeme satışını durdurdu. Demirel hükümeti ise karşılık olarak İncirlik dahil 21 Amerikan üssünün faaliyetlerini durdurdu ve ABD ile yapılan Ortak Savunma İşbirliğini anlaşmasını feshetti. Türkiye'nin kararlılığını bozamayan ABD önce ticari satış yasağını kaldırdı daha sonra 1977'de kısmen 1978'de tamamen askeri ambargoyu kaldırdı. Ambargoyla Türkiye'ye Kıbrıs konusunda istediğini yaptırmak isteyen ABD başarısız oldu. Hatta bu ısrar ters tepti ve Türkiye yerli savunma sistemleri konusunda fikri ağır basmaya başladı.

Ortak Savunma İşbirliği Anlaşması (OSİA) yoluyla Üslerin şartları Demirel zamanında şöyle belirlenmişti: 1. Üslerin mülkiyeti Türkiye'ye ait olacak 2. Türkiye'nin izni olmadan üçüncü bir ülkeye operasyon düzenlenemeyecek 3. Türkiye üsleri denetleyebilecek ve isterse kullanımı kısıtlayabilecek. Bu anlaşma Kıbrıs sorunu zamanında ambargoyla bozulsa da daha sonra Demirel hükümetince o zamana kadar ABD ile yapılan irili ufaklı tüm anlaşmalar birleştirilecek ve Savunma ve Ekonomi İşbirliği Anlaşması (SEİA) kabul edilecektir. SEİA o zamana kadar ABD ile yapılan en kapsamlı anlaşmadır. 1980'de imzalansa da darbe yüzünden 1981'de devreye girmiştir.

>> 1960 - 1980 ARASI TÜRKİYE - RUSYA İLİŞKİLERİ

1963'te ABD en büyük krom üreticilerinden biri olan Türkiye yerine, Rusya'dan krom almayı tercih edince Türk Ekonomisi bu olaydan olumsuz etkilendi ve ABD ilişkileri gözden geçirildi. Bu dönemlerde ekonomik bunalımla ve kredi kaynak sıkıntıları batıdan sağlanan destekle çözülemeyince Rusya diğer bir alternatif olarak görüldü. Gelişen ekonomik ilişkiler ve Rusya'nın sağladığı ucuz, uzun vadeli krediler sayesinde iki ülke arasındaki bağlantılar düzelse de Rusya'nın Afganistan'a müdahalesi sonrası tekrar bozuldu. 27 Mayıs darbesinden hemen sonra Rusya, 31 Mayısta yeni hükümeti tanıdı. Yeni hükümet Rusya ile karşılıklı ziyaretler düzenleyerek ilişkileri tekrar normalleştirmeye çalıştı. 1967'de Demirel Hükümeti Rusya ile Ekonomik ve Teknik İşbirliği Anlaşması imzaladı. Bu dönemde ilk defa bir Türk cumhurbaşkanı (Cevdet Sunay) Rusya'yı ziyaret etti. Bu dönemde Rusya'dan alınan kredilerle Aliağa Petrol Rafinerisi, Seydişehir Alüminyum Fabrikası, Bandırma Sülfrik Asit Fabrikası, Artvin Kereste Fabrikası, İskenderun Demir Çelik Fabrikası vb. tesisler açıldı. İlişkiler 1976 sonrası askeri alanda da gelişmeye başladı. Bu dönemde Türkiye asıl askeri tehtidin Rusya'dan değil Yunanistan'dan geldiğini düşünmeye başladı. Ayrıca Rusya 1. Kıbrıs harekatını desteklerken 2. Kıbrıs harekatında tarafsız kalmaya çalıştı.

>> 1960 - 1980 ARASI TÜRKİYE - ARAP ÜLKELERİ İLİŞKİLERİ

Ortadoğu'da yaşanan bazı olaylar (Nasır yönetimi, Baasçılık, askeri darbeler vb.) Türkiye'nin bölgede liderliği için uygun bir ortam oluşturmadı. Önceki yıllarda Ortadoğu'da abi rolü üstlenmeye çalışan Türkiye 1960'larda özellikle darbe hükümeti zamanı Arap ülkeleriyle eşitlikçi ve dostça ilişkiler geliştirmeye çalıştı. 27 Mayıs darbe hükümetinin ilk faaliyetlerinden biri Cezayir'in Fransa'ya karşı bağımsızlığı sözlü desteklemesi ve kendi kaderine kendi karar vermesi için BM'de bu yönde oy kullanması oldu. Arap darbelerinde tarafsız kalmaya çalıştı.

1965'te iktidara gelen Adalet Partisi Kıbrıs konusunda Yunanistan ve Rum kesimlerini destekleyen Arap ülkeleriyle daha iyi ilişkiler kurmaya çalıştı. Demirel hükümetinin çabaları zamanla sonuç verdi karşılıklı bir çok ziyaret düzenlendi. Bu ilişkilerde Arap ülkelerinin Türkiye'den beklentisi Filistin konusunda Türkiye'yi Arapların yanında görmek ve Türkiye'nin batının temsilcisi gibi davranmamasıdır. Türkiye'nin Arap ülkelerinde beklentisi genel olarak ekonomik faaliyetlerdi ve Kıbrıs konusunda destek almaktı. 1967'de 3. Arap - İsrail savaşında Türkiye Arapları destekledi. 1967'de Ürdün Kralı Hüseyin'in önerisiyle bir İslam Zirvesi Konferansı düzenlendi. Bu konferansta İsrail ile ilgili bazı kararlar alındı. Böylece İslam Konferansı Örgütü'nün (İKÖ) temelleri atılmış oldu. Türkiye laik bir ülke olsa da bu örgütün dini değil siyasi bir oluşum olduğu varsayılarak bu organizasyona katıldı.

Gelişen ilişkilerin ilk olumlu sonucu Kıbrıs konusunda görüldü. Arap ülkeleri 1970'te Kıbrıs konusunda Türkiye'yi destekledi. 4. Arap - İsrail savaşında Türkiye, ABD'nin İncirlik üssünü kullanmasına izin vermedi, Rus uçaklarının ise kendi sahası üzerinden Arap ülkelerine yardım götürmesine izin verdi. Bu desteğin de etkisiyle Arap - İsrail mücadelesinde İsrail ilk defa yenildi. 1964'ten beri Filistin Kurtuluş Örgütü'ne (FKÖ) kayıtsız kalan Türkiye bu dönemde FKÖ ile bağları güçlendirdi. Filistin'in tek temsilcisi olarak 1975'te FKÖ kabul edildi, 1977'de ise Ankara'da büro açmasına izin verildi. İsrail ile ilişkiler en alt düzeyde tutulmak istenmesinin bir sebebi de OAPEC ülkelerinin İsrail dostu ülkelere ambargo uygulama kararıdır. Bu olayların sonucunda Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OAPEC) Türkiye'ye petrol konusunda herhangi bir ambargo uygulanmayacağını açıkladı. 1973'te Irak ile Kerkük - Yumurtalık Hattı anlaşması imzalandı. 1977'de çalışmaya başlayan hat sayesinde Türkiye'nin 2/3 oranında yakıt ihtiyacı karşılandı ve bu hattan ciddi miktarda kira kazancı elde edildi. Tüm bunlara ek olarak Kıbrıs çıkarmasında ambargo sebebiyle ihtiyaç duyulan lastik, yakıt vb. ihtiyaçlar Libya lideri Muammer Kaddafi tarafından sağlandı.

Türkiye - İran ilişkileri ise genelde normal seyrinde veya olumlu görüntüde ilerlese de belirli bir aşamayı geçemedi. İran ile alakalı başlıca meseleler şunlardır: İran'ın Irak'taki ayrılıkçı Kürt grupları desteklemesi, bölgede liderliğe göz dikmesi,  CENTO'nun Rusya'ya karşı yeterince etkili olamaması, demokrasi ve monarşi uyumsuzluğu, ekonomik iş birliğinin yeteri kadar gelişmemesi.

>> 1980 - 1990 DÖNEMİ TÜRK DIŞ POLİTİKASI

Bu dönemde daha çok iç karışıklıklar ve yaşanan darbelerle mücadele eden Türkiye dikkatini yoğun olarak iç politikaya yöneltmiştir ve dış politikanın gelişmesinde aksamalar olmuştur. Yunanistan ile bağlantılar düzelir gibi olsa da daha sonra Kıbrıs ve Ege Kıta Sahanlığı, FIR hattı, adaların silahsızlandırılması vb. konular sebebiyle tekrar bozuldu. Rusya ile bağlantılar tamamen soğudu. Sadece ABD ile ilişkiler olumlu gelişti. Türkiye Uzakdoğu'ya bu dönemde açıldı denebilir. Müslüman ülkeler ile sürekli olumlu gelişmeler oldu. Sovyetler birliğinin dağılması ise Türkiye'nin konumsal önemini azalttı. Bu dönemde batı tarafında yaşanan diğer bazı sorunlar şunlardır; Bulgaristan'ın ülkedeki Türk kökenli vatandaşlara baskı kurması, Yunanistan'ın Ege ve Batı Trakya'da tatsızlıklar çıkarması, ASALA yüzünden bir çok Türk diplomatın kaybedilmesidir. PKK ise 1990'lı yıllardan itibaren ciddi bir sorun halini alarak mide bulandırsa da dış politikada büyük bir etkisi olmamıştır.

Turgut Özal politikasına bakıldığında ise karşılaşılan 3 özellik görülür: 1. Ülkeyi kontrolsüz olarak batıya açması, ekonomik ilişkiler gelişince tüm diğer sorunların da kolayca çözüleceğini düşünmesi fakat bu konuda başarısız olması 2. Ekonomik gelişmeleri artırmak adına zaman zaman devlet yapısını çiğnemesi, bazı makamları işlevsizleştirmesi 3. Körfez krizinin yaşandığı yıllarda Türkiye'yi savaşa sokmayı düşünmesi.

>> 1990 - 2000 DÖNEMİ TÜRK DIŞ POLİTİKASI

Bu dönemde hem ekonomik hem siyasi hem de insan hakları bakımından feci bir görüntü çizildi. Mesela 1990 - 1997 arasında 12 kez dış işleri bakanı değişti. Zamanla batıya ve ABD'ye olan askeri, ekonomik ve siyasi bağımlılık korkunç derecelere ulaştı. Bu tarihlerde dış politikada aşırı büyük bir başarısızlık yaşanmasa da, bu başarının sebebi tamamen ABD uydusu gibi davranmaktan ve onun çıkarlarına uygun politika oluşturmaktan kaynaklandı.



ÜNİTE 12

MUSTAFA KEMAL SONRASI İÇ POLİTİKA ve İSMET İNÖNÜ DÖNEMİ

10 Kasım 1938'de vefat eden Mustafa Kemal'in cenazesi 19 Kasım'a kadar İstanbul'da ziyarete açıldı ve 20 Kasım'da Ankara'ya nakledildi. 10 Kasım 1953'te ise Anıtkabir'e yerleştirildi. Kendisinden sonraki seçimlerde tek aday olan İsmet İnönü devlet başkanı (Cumhurbaşkanı) seçildi. Daha sonra CHP tarafından Mustafa Kemal'e "Ebedi Şef", İnönü'ye ise "Değişmez Genel Başkan" ve "Milli Şef" unvanları verildi. İnönü'ye verilen bu unvanlar ölüm ve görev yapamazlık durumları haricinde geçerli olacaktı. İnönü döneminde genellikle Köy Enstitüleri ve yeni vergiler, çiftçi kanunları gibi konular üzerinde çalışıldı. Köy Enstitüleri çok partili döneme kadar faaliyete devam etti. İnönü dönemi laikliğin oturması neden gösterilerek birçok dini faaliyet, yayın vs. yasaklandı.

Bütçe harcamalarının %55 oranında orduya ayrıldığı bu dönemde 2. Dünya Savaşı'na Türkiye katılmasa bile 2 milyon kişinin tedbir amaçlı askere alınması ekonomiyi olumsuz etkiledi. 1940'ta Milli Koruma Kanunu çıkarıldı devletin ekonomiye etkisi arttı. Çeşitli tedbirler alınsa da savaş zamanı karaborsacılık, suistimaller vb. engellenemedi.Varlık Kanunu vb. uygulamalarla mal sahiplerinin üzerindeki baskı artırıldı ve 15 gün içinde vergi borcunu ödemeyenler devlet adına çeşitli işlerde çalıştırılarak tahsil yoluna gidildi. En çok gayrimüslimlerin etkilendiği bu kanun 1944'te kaldırıldı. Aşar Vergisi'ne benzer olan Toprak Mahsulleri Vergisi çıkarıldı ve aşırı sert tepki gördü. Bir yandan da toprağı olmayan fakat çiftçilik yapmak isteyen vatandaşlara toprak, yem, tohum, hayvan vb. imkanlar sağlandı. Yapılan üretim büyük şehirlerdeki tüketimi karşılayamayınca %400'e varan enflasyona ulaşıldı. İhtiyaç malzemeleri 1942'de karneyle dağıtıldı. Yetersiz ve sağlıksız beslenme yüzünden salgın hastalıklar arttı.

Bir yandan Rus tehdidine karşı Batı'ya yanaşmak bir yandan da daimi sağlıklı bir siyasi yapı oluşturmak için çok partili sisteme geçme denemeleri yapıldı. 1946'da Demokrat Parti; Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuad Köprülü gibi isimlerden oluşan bir kadroyla kuruldu. Parti programı neredeyse CHP ile aynıydı. İlk katıldıkları seçimde 65 üye çıkardılar fakat hem halkta hem de DP tarafında CHP'nin hile yaptığı kanaati oluştu. Bu dönemde muhalefet sürekli özgürlük ve haklardan bahsederken CHP ise DP'yi anarşi çıkarmakla suçladı. 1947 CHP kongresinden sonra parti içi demokratikleşme çabaları oldu. Hükümet 1950'de gizli oy açık sayım kanunu çıkardı. Bu arada ekonomi olabildiğince kötü giderken DP 1948 seçimlerine katılmasa da propaganda yaparak bazı bağımsızları destekledi. Sonuçta ekonomiyi bir türlü düzeltemeyen CHP iktidarı bıraktı. Yeni hükümet görevi Şemsettin Günaltay'a verildi.    

DEMOKRAT PARTİ DÖNEMİ

14 Mayıs 1950'de yapılan seçimlerde her iki parti de ekonomik vaatlere ağırlık verdi. Seçim sonucunda ezici bir üstünlükle DP kazandı. Bu zafer Türkiye'de demokrasi için büyük bir adımdı. Sonuçlar hem yurt için de hem de yurt dışında şaşkınlık ve takdirle karşılandı.  Cumhurbaşkanı olunca partisinden istifa eden Celal Bayar Cumhurbaşkanı'nın tarafsız olması gerektiğini göstermiş oldu. Başbakan olan Adnan Menderes'in ilk faaliyetleri sosyal konularda oldu. Hükümet üretime ağırlık vereceğini açıkladı. İktidar bir yandan CHP ve diğer muhalefet ile mücadele ederken bir yandan da devlet kadrolarına siyasete bulaşmamış memurlar ve askerler yerleştirmeye çalıştı. 27 yıldır Türkiye'yi tek başına yöneten CHP ise iktidarı kaybetmeyi hazmedemedi ve kendi içinde çekişmeler yaşamaya başladı. DP de bir süre sonra çok kültürlü bir yapıda olması sebebiyle kendi içinde çekişmeler yaşadı ve Adnan Menderes istifa ederek sonrasında yeni bir hükümet kurdu. Bu dönemde en fazla konuşulan konulardan biri bütçenin %60 oranında askeri harcamalara ayrılmasıydı.

Bu dönemde hükümetin en zor durumda kaldığı konu ise şeriat ve din odaklı faaliyetlere göz yummakla suçlanmasıydı. Tepkiler üzerine DP inkılaplardan geri adım atılmayacağını açıkladı. Atatürk'ün heykellerine ve benzer yapılara gerçekleşen saldırılar sonrası Atatürk'ü Koruma Kanunu çıkartıldı. DP'nin, toplumun genelini ilgilendiren faaliyetlerinden biri ise Nazım Hikmet'in de yararlandığı 14 Temmuz 1950 Af Kanunu'dur. Yine bu dönemde işçilere grev hakkı için erken olduğu düşünüldü ve bu konu görüşülse de kanunlaşmadı. Görülen ihtiyaç üzerine  Türkiye İşçi Sendikaları kuruldu. Milli eğitim mensuplarına siyaset yasağı getirildi.

Komünizm aleyhine fetva verildi. Komünizm tehlikesiyle alınan bazı ağır tedbirlerde Sosyalizm ve Komünizm'in karıştırıldığı suçlaması DP'ye yöneltildi. İktidar ve muhalefet iş birliğiyle ezanın tekrar Arapça okunabilmesi vb. düzeltmelere gidildi. Din dersleri mecburi oldu fakat okullarda Arap harfleri yasaklandı. İslam ve Demokrasi Partisi dini amaçları neden gösterilerek kapatıldı. Yobazlık ve gericilikle en etkili mücadele yönteminin refah seviyesini artırmak olduğu hükümetçe belirtildi.

Daha özgürlükçü olma hedefi ve halkın talepleri sayesinde laiklik konusunda yumuşama gösterildi. Sol örgütlenmeler ve faaliyetlere ise kesinlikle müsamaha gösterilmedi. Döneminde bazı kesimlere kısıtlama, kapatma vb. olumsuz uygulamalar bazı kesimlere ise serbestlik getiren uygulamalar yüzünden, hükümet muhalefet tarafından sürekli olarak diktatörlüğe doğru gitmekle suçlandı. Muhalefet, hükümeti denetleyecek bir Anayasa Mahkemesi kurulmasını teklif etti. DP yoğun eleştiriler altında girdiği 2 Mayıs 1954 seçimlerinden %57 oy aldı. Millet Partisi dini amaçları neden gösterilerek kapatıldı. 1954'te seçime katılacak memurların 6 ay önceden istifa etmesi zorunlu hale getirildi. Hükümete yargıçlarla ilgili geniş yetkiler veren kanunlar çıkarıldı. Bunlar gerçekleşirken CHP ise bir yandan hükümetin tek hakim olma çabalarını ağır şekilde eleştiriyor bir yandan da kendi karakterini tanımlamaya ve belirlemeye çalışıyordu. Bu dönemde muhalefet mevcut gerginliği bitirecek önerilerin yer aldığı bir listeyi Celal Bayar'a iletti. Bu arada DP'den ayrılanlar veya kovulanlar Hürriyet Partisi'ni kurdu.

İktidar ve muhalefetin bir araya geldiği nadir konulardan biri Kıbrıs Meselesi idi. Bağlantılı olarak gerçekleşen 6-7 Eylül olaylarında ise halkta Yunan düşmanlığından daha çok servet düşmanlığı göze çarpıyordu. Galeyana gelen topluluklar gayrimüslimlerin hatta yanlışlıkla bazı müslümanların mekanlarını yağmaladı veya zarar verdi. İstanbul, Ankara ve İzmir'de bir süre sıkı yönetim ilan edildi. 

DP döneminde eğitime bakıldığında 2002 - 2016 döneminden pek de farklı değildi. Sayıca çok fakat kalitesiz ve yetersiz okul açıldı. Yine de artan öğrenci ve nüfus oranına yetişilemedi. Ayrıca Halk Dershaneleri açıldı ve okur yazar oranı %32'den %39'a çıkarıldı. Milli Eğitimin bütçede payı 1940'ta  %6 iken 1960'ta %13 oldu.


27 Ekim 1957 seçimlerinde DP oyları %47 oranına geriledi. Bu dönemde İktidara tepkiler giderek arttı ve hükümet tek hakim olma isteğiyle suçlandı. 1958'de 9 subay hükümete komplo kurma iddiasıyla tutuklansa da soruşturma ihbarcının cezalandırılmasıyla sonuçlandı. 1960'lı yıllarda hükümet ve muhalefet arasında o zamana kadarki en ağır ağır mücadele yaşandı. Hatta İsmet İnönü iktidarı, TBMM'de üstü kapalı olarak ihtilalle tehdit etti. Muhalefet hükümeti haksızlık, adaletsizlik ve dinin siyasete alet edilmesi gibi konularda suçluyordu. Artan protestolar ve tepkiler yüzünden sıkıyönetim ilan edildi, her türlü toplantı yasaklandı. İstanbul ve Ankara'da üniversiteler 1 ay süreyle kapatıldı. Çeşitli  muhalif basın - yayın organları kapatıldı. Ayaklanmaların elebaşı olarak CHP gösterildi. Bu arada Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel, hükümete; krizin çözülmesiyle alakalı önerilerin olduğu bir tavsiye yazısı yolladı. 21 Mayıs'ta Ankara'da Harp Okulu öğrencileri bir yürüyüş yaptı. 25 Mayıs'ta TBMM hükümetin isteğiyle 1 aylık tatile girdi ve yeni bir seçim beklenmeye başlandı. Bu hareket çok büyük tepki çekti ve ülkede tansiyon en üst düzeye çıktı. 27 Mayıs'ta Kurmay Albay Alparslan Türkeş radyoda yaptığı bir konuşmada, destekçileriyle beraber darbe yaptığını açıkladı.





İnkılap Tarihi 2 Özetleri (Ünite 1 - 7 Arası)

0 yorum


Minik Bir Uyarı:
Aşağıda yer alan bilgiler bizzat sınavlara hazırlanırken oluşturduğum özetlerdir. Kişisel ve yanlı yorumlar, yazım bozuklukları, hatalı ve eksik bilgiler içerebilir. Bu bilgiler kullanılarak oluşabilecek sıkıntılardan sorumlu değilim :) Umarım birilerine yararlı olur.  




ÜNİTE 1

Yeniden Yapılanma Dönemi
Osmanlının yerine kurulan devlete T.C. bu devleti kuran millete de Türk milleti dendi fakat savaşlar sırasında tek vücut olabilen bu millet barış zamanı fikir birliğine sahip değildi. Bu yüzden yeni bir devlet ve millet bilinci gerekiyordu.Bazıları bu değişikliklerin din ve hilafet gücüyle bazıları ise milletin kendi iradesiyle yapılmasını istiyordu. Nüfusun %20’si savaş yüzünden günlük hayattan çekilmişti. Kadın nüfusun oranı erkeklerden çok fazlaydı. Doktor başına 13.000 hasta düşüyordu. 2. Abdülhamit zamanında başlayan eğitim ve kalkınma hamlesi savaş yüzünden durmuştu. Okur yazar oranı sadece %6 idi. Tamamen karamsar ve umutsuz bir hissiyat içinde olan halkın toparlanması için ekonomik, siyasi ve eğitim alanlarında yenilikler, atılımlar yapılmalıydı.

Kurulan meclisin ilk kararları sağlık ve tarım ile alakalıydı. 5.000 civarı ilkokulda her okula 2 öğretmen düşüyordu. 1-3 arası sınıflar beraber 4 ve 5. sınıflar ise aynı derslikte fakat ayrı sıralarda ders yapıyordu. 1921’de Maarif ve daha sonra toplanan İktisat kongrelerinde kalkınma için yapılması gereken eylemler ve davranışlar belirlendi. (Onurlu, çalışkan, tutumlu, üretken, dürüst , erdemli olmak vs.) Açıklanan ilkeleri öğretecek ve rehberlik edecek bir parti kurulması kararlaştırıldı. 1926 dan sonra tüm devlet okulları ücretsiz oldu. Cumhur. ilk yıllarında kız çocuklarının eğitimine büyük önem verilse de sonra bu davranışta gevşeme oldu.

Köylü genellikle kendi ihtiyaçları kadar ekip biçerdi. Tarım alanları %5 civarıydı.Ticaret tamamen gayrimüslimlerin elindeydi. Tarım tamamen ilkel aletlerle yapılıyordu. Kendi gümrük vergisini belirleme hakkı bile olmayan ülkede sanayi üretimi yok gibiydi. Gelirin çoğunluğu tarımdan ve hizmet sektöründen geliyordu. İhtiyaç duyulan neredeyse her şey yurt dışından geliyordu. Ekonominin kalkınması için üretimin artması gerekiyordu. Bu yüzden seferberlik kaldırıldı, açılan cepheler kapatıldı. Ankara, Konya ve Diyarbakır 3 ana komutanlık olarak belirlendi. Diğer komutanlar geri çağrıldı, ordudaki yaşlılar terhis edildi ve askerler barış zamanı üretime katıldı. Hatta mahkumlar bile tarım üretiminde çalıştırıldı. Osmanlıda tamamen yabancıların elinde olan demir yolları millileştirildi ve miktarı artırıldı. Osmanlı döneminden kalan borçların %30’u Cumhuriyetin ilk 30 senesinde ödendi.

Kurtuluş savaşında kendi kendini kurtaran milletin saltanatla değil cumhuriyetle yönetilmesi gerektiği düşünülüyordu. Bu yüzden tüm resmi dairelerin girişlerinden ve içinden, eski yönetime ait her türlü işaret, tuğra damga vs. depolara kaldırıldı. Bunun yerine resmi evraklar da dahil her yerde TBMM damgası kullanılmaya başlandı. Sürekli olarak eski sisteme tekrar dönülmeyeceği vurgulandı. Ayrıca en ufak şekilde saltanatı isteyenlere veya övenlere vatan haini muamelesi yapıldı, askeri güç kullanıldı. İdam dahil ağır cezalar verildi.

Dağılan yönetim sistemin toplanması, halkın sağlık, gıda vb. ihtiyaçlarının giderilmesi ve organizasyonu için komisyonlar toplandı. Haksız yere hapse atılanlar çıkarıldı. Ankara'nın başkent olmasından sonra itilaf devletlerinin burada temsilcilik açmaları için şehrin şartları iyileştirildi. Askerlere siyaset yasaklandığında Fevzi Çakmak ve bazı arkadaşları asker olarak kalmayı tercih ederken, Ali Fuat, Kazım Karabekir gibi bazı isimler siyasete girmeyi tercih etti.

ÜNİTE 2

Yeni Türkiye'nin Oluşumu

Lozan görüşmeleri sırasında da sorun çıkaran ikilemi ortadan kaldırmak için saltanat TBMM kararıyla kaldırıldı. İstanbul'daki birçok resmi kurum meclise bağlılığını bildirdi. Osmanlı devletine büyük yarar sağlayan hilafet 2. Abdülhamit zamanı en etkili şekilde kullanılmıştır. Yeni kurulan devlette ise saltanat-hilafet yerine milliyet duygusu verilmek istendi. Saltanatı isteyenler halife etrafında toplanmıştı. Ayrıca İngiltere’de hilafetin kalmasını istiyordu. Bir araya gelerek halife etrafında güçlenen saltanat yanlılarının harekete geçmesinden korkan korkan Mustafa Kemal ve İsmet İnönü gibi isimler vatana ihanet kanunu çıkmasını istedi. Sonucunda istiklal mahkemeleri kuruldu. Kılık kıyafet, şapka kanunu vb. değişikliklere karşı çıkan veya saltanat isteyen bir çok muhalif siyasetçi ve vatandaş askeri güç de kullanılarak idam edildi. Mecliste alınan kararlar ile medreseler kapatıldı, tüm okullar devlete bağlandı. Tüm mahkemeler tek merkezde birleştirildi. Osmanlı ailesinin yurt dışına sürülmesi kararı alındı. Diyanet İşleri kuruldu ve dini kurumlar buraya bağlandı.

Yeni oluşturulacak anayasa için kurulan komisyon, halen Mustafa Kemal’in bulunduğu cumhurbaşkanlığı makamına başkomutanlık, meclisi feshetme, hükumetten daha fazla faaliyet süresi, seçimleri yenileme kanunları veto etme gibi birçok hak verdi. Bu hakların milletin egemenliğini elinden almak olduğunu düşünen milletvekilleri itiraz ettiler fakat itirazlar komisyonca reddedildi.

Cumhuriyetin ilk tehlikeli isyanı olan Şeyh Said isyanında Elazığ isyancıların eline geçti. Bu istan sonrası sıkıyönetim ilan edildi ve basın susturuldu. Bazı gazeteler kapatıldı. Kurulan istiklal mahkemeleriyle isyan bastırıldı. İsyancılar ve destekçileri asıldı.

Muhalif partilerin kapatılması sayesine 1946 yılına kadar tek parti olarak gelen Chp siyasi yapının belirlenmesinde önemli yere sahiptir. Cumhurbaşkanı olduktan sonra siyasetle alakasının olmadığını söylese de Mustafa Kemal bazı CHP kongrelerinde konuşmalar yaptı. Daha sonra bu konuşmalar ve bazı belgeler birleşerek Nutuk’u oluşturulmuştur. Bu kongrelerin birinde Kemalizm denen CHP 6 temel (oku) ilkesi belirlendi. Bu 6 madde daha sonra anayasaya eklendi. Mustafa Kemal öldükten sonra yerine parti başkanı olarak İsmet İnönü seçildi.
Rauf Bey, Kazım Karabekir, Ali Fuat gibi Mustafa Kemal ve İsmet İnönü’ye muhalif isimler tarafından kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası yeniliklerin aceleye getirildiğini düşünüyordu. TCF laikliği, tarafsız partisiz cumhurbaşkanlığını, liberalizmi, milliyetçiliği, cumhuriyetçiliği, dini inançlara saygıyı savunuyordu. Sadece 6,5 ay faaliyet gösterebilen partinin üyeleri Şeyh Said isyanı sırasında kurulan istiklal mahkemelerinde yargılandılar. İdam dahil cezalar aldılar ve meclisin tek muhalif partisi kapatıldı.

ÜNİTE 3


Meclis açıldıktan sonra 1921’de Teşkilatı Esasiye denen anayasayı ilan etti. 1921 anayasasının sağladığı şartlar sayesinde Cumhuriyet 1923’te ilan edildi. Yine 1923’te “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Devletin resmi dili Türkçe ve resmi dini İslamdır, Başkenti Ankara’dır. Din, dil, ırk ayırt etmeksizin her vatandaşa Türk denir.” şeklinde karar alındı.

Bilime dayanan ve milli, merkezi ve fırsat eşitliği barındıran bir eğitim sistemine ihtiyaç duyuluyordu. Bu yüzden tüm okullar MEB bünyesine sokuldu. Azınlık okulları ıslah edildi. 1928’de hem okuması hem yazması Türkçe için zor olan Arap alfabesinden Latin alfabesine geçildi. Kurulan Millet Mektepleri sayesinde halk yeni harfleri tanıdı. Bu mekteplerde 1936 yılına kadar 1,5 milyona yakın kişi okuma yazma öğrendi ve yeni harflere uyum sağladı.

Devlet yönetiminde çift başlılık olmaması için laiklik benimsendi. Dinin siyasete alet edilmesi yasaklandı. Halkın dini doğru öğrenmesi için imam hatipler açıldı. Elmalılı Hamdi Yazır’a Tefsir yaptırıldı ve ücretsiz dağıtıldı. Bilinen en iyi hadis kitabı olan Buhari Türkçeye çevrildi ve yayınlandı. Güncel çağa uyum sağlamak için kıyafet, saat, uzunluk, rakam, takvim, vb. alanda yenilikler yapılarak standartlar oluşturuldu. Din adamı olmayanlara sarık ve cübbe yasaklandı. Halkın şapka giyilmesi yasayla zorunlu hale getirildi. Kadın kıyafetleriyle alakalı bir düzenleme yapılmadı fakat onlara seçme seçilme hakkı verildi. Kadın hakları konusunda çalışmalar yapıldı. Ayrıca lakap ve ünvanlar; Bey , Reis , Paşa deyişler kaldırıldı, yerine soyadı kanunu geldi.

Mustafa Kemal ve arkadaşları yapılan yenilikleri incelemek ve halkın tepkisini görmek için geziler düzenledi. Milli mücadelede büyük emeği geçenler dahil yeniliklere karşı çıkan vatandaşlar ve siyasiler yagılandı, idam dahil çeşitli cezalara çarptırıldı. Muhalif partiler ve basın yayın organları kapatıldı. Dini de bahane ederek bir Kürt devleti kurmak için ortaya çıkan Şeyh Said isyanı bastırıldı. 1926’da Mustafa Kemal’i öldürmek için bir suikast planlandı fakat başarısız oldu. Fethi Okyar, 1930’da Mustafa Kemal’in teşvikiyle Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı kurdu. İktidardan memnun olmayan ve o anki kötü gidişattan rahatsız halkın beklenenden daha ilgi göstermesi ve aşırı muhaliflerin partide toplanması yüzünden bu parti de 1930 da kapatıldı. Halkın kuraklık ve ekonomik sıkıntılarla mücadelesi , ayrıca miilletçe aydınlanma için Halkevleri açıldı. Bu kurumlare edebiyat, güzel sanatlar, temsil şubesi, spor, sosyal yardım, harlk dershaneleri, yayıncılık, köycülük, müzecilik gibi alanlarda faaliyet gösterdi. Chp’nin gençlik kollarıymış gibi bir görünüme kavuşan ve zamanla işlevini yitiren halkevleri 1951’de kapatıldı.

1930’da Asteğmen Kubilay ve 2 bekçi İzmir Menenmen’de, kendini mehdi ilan eden Giritli Mehmet ve adamları tarafından öldürüldü. Kubilay’ın başı daha yaralıyken kesildi ve mızraklara asılarak dolaştırıldı. Bu hareketler halkın bir kısmı tarafından desteklendi. Askerlerin haber alarak olay yerine gelmesiyle çıkan çatışmada ahte mehdi ve bazı destekçileri öldürüldü. Meclis tarafından sıkı yönetim ilan edildi destekçiler yargılanarak cezalandırıldı.

ÜNİTE 4

Osmanlı devletinde 1. Dünya savaşı öncesi 30 milyon olan nüfus savaş sonrası 12 milyona düştü. Savaşlarda kayıpların %90’ı 35 yaş altıydı. Osmanlı en güçlü çağlarında gelişmiş ülkeler arasında yer alırken, yeni kurulan Türkiye ise tarım ülkesinden sanayi ülkesine geçmek isterken aynı zamanda ABD merkezli 1929 ekonomik kriziyle de mücadele etti. Sanayinin gelişmesi için fuar benzeri organizasyonlara başvuruldu. Osmanlının son zamanlarında yerli sanayinin gelişmesi için Teşviki Sanayi ve Islahı Sanayi adımları atıldı. Bunlar sayesinde belli şartları sağlayanlara bedava arazi, vergi indirimi vs. kolaylık sağlandı.Bu teşviklere rağmen başarısız olunca sanayide seri üretime geçen İngiltere’nin hakimiyeti oluştu. 1. Dünya savaşından sonra hafif kıpırdayan sanayi üretimi Selanik’teyken istanbul, izmir gibi yerlere taşındı. Buralarda yoğunlaşmanın sebebi ulaşım kolaylığıdır. Ülkede sanayinin yerli payı sadece %15’tir. 1890-1915 yılları arasında yıllık büyüme %1,8 civarıdır. Kişi başı yıllık gelir 900-1200 dolar arasıdır. Devletle herhangi bir bağlantısı olmayarak toplanan İktisat kongresinde yerli burjuva oluşturmak, yabancı sermaye çekmek, yatırımı artırmak, serbeest girişimi desteklemek, Müslüman-Türk tüccarların sayısını artırmak için çeşitli kararlar alındı.

Cuymhuriyetin ilk yıllarında liberal ekonomiye destek verileceği, özel sektörün yetmediği, müdahalenin gerektiği durumlarda ise devletin devreye gireceği kararlaştırıldı. Yurtdışından gelen mallara vergi artışı yapıldı, yerli sermayenin yüksek teknoloji kullanan firmalarına destek sağlandı, kredi için bankalar kuruldu vb. her türlü teşvik sağlandı. Bunca desteğe rağmen sanayileşme ve girişimcilik beklenen kadar olmadı. 1927 yılında istihdamın hala sadece %9’u sanayiden sağlanıyordu. İstihdamın %80’i ise tarımdan sağlanıyordu. Ekonomik krizlerin ve hayal kırıklıklarının dda sebebiyle 1923 – 1935 arası kişi başı gelir aylık 45 dolardan 39 dolara düşmüştür. Bu yaşanan olumsuzluklar yüzünden 1930’dan itibaren devlet elini taşın altına daha çok koyma ihtiyacı hissetti. Merkez bankası, Türk parasını koruma vb. kanunlar çıktı. Sanayide birçok devlet tesisi kuruldu.Bu atılımlar sayesinden istihdamda sanayinin payı %16 cıvarına çıktı. Bunun yanında tarıma destek ise daha kısıtlı olsa da tarım alanında bazı tesisler kuruldu. Çiftçiye traktör dağıtıldı. 2. Dünya savaşı sırasında yaşanan stokçuluk, enflasyon ve kriz zamanlarında karneyle ve fiyat düzenlemeleriyle gıda temini sağlandı. Aşırı zenginlereden bir seferlik varlık vergisi alındı. Büyük mal sahiplerinden alınan geniş araziler parçalanarak köylüye pay edildi. Bu tür vergiler sayesinde zengin gayri müslimler ve fakir müslümanlar arasında denge sağlanmaya çalışıldı. Fakat vergilere tepkiler sert oldu.

Savaş sırasında Almanya’nın Türk mallarına fazla fiyat vermesi sayesinde savaş sonunda net borç sıfırlandı. Ayrıca kalkınma amaçlı 1946 İvedi sanayi planı , 1947 Türkiye iktisadi kalkınma planı oluşturuldu. 1948’den sonra tarımda traktörler, sulama ve,tohumlama sistemleri vb. yöntemler daha çok kullanıldı ve bunun etkisi 1950 yıllarında kendini gösterdi. Türkiye 2. Dünya savaşından sonra tercihini Batıdan yana yan, Nato, OECD, IBED,IMF gibi oluşumlardan yana yaptı. Batı ise savaş sonrası kalkınmada sanayi yerine Türkiye’ye tarım alanında rol biçti. Batı ülkeleri Türkiye’nin tarım ağırlıklı bir kalkınmaya yönelmesi şartıyla ona bazı yardımlarda bulunacağını taahhüt ettiler. Bu ne kadar bozuk olduğu 1950 yıllarında Demokrat parti döneminde fark edildi ve tekrar sanayi hamlesi yapılmaya çalışıldı.

ÜNİTE 5
Cumhuriyetçilik:Cumhuriyetçilik, devletin siyasi rejim olarak Cumhuriyeti benimseme, Cumhuriyeti fazilet rejimi olarak tanımlama ve değerlendirmesi demektir. Cumhuriyetçilik siyasi rejim olarak Cumhuriyetten hareket eder, Cumhuriyeti savunur.Cumhuriyet dar ve geniş anlamda kullanılır. Geniş anlamda cumhuriyet, egemenlik topluluğun bütününe, millete aittir. Dar anlamda cumhuriyette ise sadece devlet başkanının doğrudan doğruya veya dolaylı olarak halk tarafından belirli bir süre için seçilmesi anlaşılır.Cumhuriyet bir devlet veya hükümet şekli olarak da ifade edilir. 29 Ekim 1923’de yapılan anayasa değişikliğinde “Cumhuriyet” bir devlet şekli olarak belirlenmiştir.Demokrasinin en gelişmiş şekli, en ileri hüviyeti ile görünümü cumhuriyetle sağlanır.

Milliyetçilik: Milliyetçilik, kendilerini aynı milletin üyesi sayan kişilerin duydukları, bir arada, aynı sınırlar içerisinde, bağımsız bir hayat sürmek ve teşkil ettikleri toplumu yüceltmek isteğidir.Milliyetçilik, yani millet duygusu bir millete mensup fertlerin, milli tarihlerine, milletlerin mazideki hem parlak başarılarına, hem de felaket ve ızdıraplarına karşı derin bir ruhi bağlılık ve hürmet hissidir. Milliyetçilik sadece ortak geçmişe bağlılık değil, istikbale yönelik amaç, gaye ve düşünceler açısından da birliktelik ifade eder.

Halkçılık: Halkçılık; cumhuriyetçilik ilkesinin içerdiği demokratik özgürlükçü, çoğulcu yönetimin yasalardaki bir hak olmaktan çıkarılıp, işlerliğe kavuşturulmasını; yönetimde, siyasada, kalkınmada, gelirlerin dağılımında, devlet ve ulus imkanlarının kullanılmasında halk yararının gözetilmesini amaçlar. Bu amaç doğrultusunda devleti, önlemler almak, yasalar çıkarmak, düzenlemelere gitmek, engelleri ortadan kaldırmakla görevli kılar. Bizim halkımız, yararları birbirinden ayrılır sınıflar halinde değil, tersine varlığı ve gayretleri birbirine gerekli olan sınıflardan oluşur.

Laiklik: Lâiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması ve her vatandaş için vicdan hürriyetinin sağlanması demektir. Atatürk’e göre “lâiklik” yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Tüm yurttaşların vicdan, ibadet ve din özgürlüğü demektir. Laik idarede din asla devlet işlerine karışmaz. Yasalar yapılırken eskiden olduğu gibi dine uygunluk değil, çağın gereklerine cevap verip vermemesi önem kazanır. Din ve mezhep, herkesin vicdanına kalmış bir iştir. Hiç kimse, hiç bir kimseyi ne bir din, ne de bir mezhep kabulüne zorlayabilir. Din ve mezhep, hiç bir zaman, siyaset aracı olarak kullanılamaz.

Devletçilik: ekonomik kalkınmayı, çok kısa zamanda gerçekleştirmeyi öngören Atatürk buna uygun olarak Devletçilik ilkesini benimsemiştir. Bu takdirde karşı karşıya kalınacak güçlük şudur: "Devletle bireyin karşılıklı faaliyet alanlarını ayırmak..." İlke olarak devlet, bireyin yerini almamalıdır. Fakat bireyin gelişmesi için, genel şartları göz önünde bulundurmalıdır. Bir de bireyin kişisel faaliyeti, ekonomik kalkınmanın asıl kaynağı olarak kalmalıdır. Devletçiliğin bizce anlamı şudur: Kişilerin özel teşebbüslerini ve şahsi faaliyetlerini esas tutmak, fakat büyük bir milletin ve geniş bir memleketin ihtiyaçlarını ve çok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak, memleket ekonomisini devletin eline almak.

İnkılapçılık: İnkılâpçılık, Türk İnkılâbı’nın korunması, aklın ve bilimin yol göstericiliğinde çağın gerçeklerine göre sürekli olarak geliştirilmesi ve yenilenme ilkesidir. Geçmişten ziyade geleceğe dönük bir ideoloji olan Atatürkçülüğün dinamik idealini oluşturur. Atatürkçülükte inkılâpların korunması ve yaşatılması büyük önem taşır. Bunun en etkin yolu inkılâpları halka anlatmak ve ona maletmektir. Ayrıca bunun için inkılâpların temel ilkelerinden ödün vermemek ve inkılâbı yıkmak isteyen eski düzen yanlılarına karşı uyanık bulunmak gerekir. Çünkü bir toplumda eski düzene ne kadar çağdışı olursa olsun, onun taraftarları yaşamaya devam eder.

ÜNİTE 6

Savaştan zaferle çıkan ülkenin kültürel olarak da gelişmesi için bazı çalışmalar yapıldı. Bu çalışmalar sinema, şiir, roman, tiyatro, bale, oymacılık, resim, müzik, mimarlık vb. alanlarda oldu. Dil tartışmalarının yapıldığı birçok kongre ve toplantı yapıldı. Daha önce Azerbaycan’ın da kabul ettiği latin harflerine geçildi. Bu alfabenin oluşturulması ve düzelenmesi için bir komisyon kuruldu. 3 aylık bir çalışma sonrası düzenlemeler bitti. Tanıtım organizasyonları, davetleri düzenlendi. Dilde ve yazıda değişim için Güneş Dil teorisi ortaya atıldı. Eski kalan ve karışıklığa sebep olabilecek kelimelerin yenilenmesi için yeni Türkçe kelimeler türetildi. Yeni Türkçe kelimelerin yer aldığı matematik ve geometri kitabı yazıldı. 1935’te Ankara’da Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi açıldı. 1930’da Türk tarih kurumu kuruldu. Bu kurum hızlıca faaliyete başladı ve yoğun bir şekilde yayınlarına devam etti. Halka inkılapları anlatması için Türk inkılabı enstitüsü kuruldu. Yine tanıtım ve moral amaçlı ülke geneline geziler düzenlendi. Gelecek nesillere doğru bir tarih öğretilmesi için okullara yeni tarih kitapları yazdırıldı. Yine tarih öğretmenlerini de eğitmek için Tarih öğretmenleri kursu düzenlendi. Ankara ve İzmir gibi merkezi yerlerde halk evleri aracılığıyla inkılap tarihi dersleri verilmeye başlandı. Daha sonra bu dersler üniversitelerin müfredatına da alındı. Kültürümüze ait tarihi eserlerin korunması ve çıkartılması için arkeolojik kazılar, koruma tedbirleri ve sergiler düzenlendi. Gerektiğinde yurtdışından yabancı uzmanlar getirilerek kazılara rehberlik etmesi istendi. Ayasofya, Topkapı sarayı gibi mazı mekanlar müzeye çevrildi. Dolmabahçe, Beylerbeyi gibi saraylar Milli saraylar adı altında toplandı. Etnografya müzesi açıldı. Müzenin açılışına Afgan kralı Amanulllah Han da katıldı. Devlet senfoni orkestrasının temelleri atıldı. Ankara müzik öğretmen okulu ve Ankara konservatuvarı, Cumhurbaşkanlığı senfoni orkestrası açıldı.Opera , bale ve tiyatro için devlet konservatuvarı açıldı. Bu kurumlardan mezun olan öğrenciler yıllarca çeşitli alanlarda vatana hizmet etti. Resim ve heykel sanatı için avrupaya gençler eğitime gönderildi. Eğitim alan heykeltıraşlar sayesinde ülkenin her köşesi heykellerle süslendi. Okullarda resim dersi zorunlu hale getirildi. Rusyadan bale hocası getirilerek Yeşil köyde bale okulu açıldı. Sonrasında Eminönü’nde dans okulu açıldı. Güzel sanatlar akademileri oluşturuldu. Devlet destekli belediye ve şehir tiyatroları kuruldu. Ülkenin savaşlardan çıkması sonrası yerli oyuncular da sahne almaya başladı. Osmanlı zamanında modern şartlarda bulunmayan sinema salonları açıldı ve sinemaya ilgi arttı. Özellikle tiyatrocuların da desteğiyle Türk işi filmler çekilmeye başlandı. Sinema filmleri hem milli kültür gelişimi hem de halkın bilinçlenmesi medenileşmesi için kullanılmıştır. Sinema ve tiyatro ülkeningelişmesi için bir araç olarak görüldü.

ÜNİTE 7

Dünyadaki diğer ülkelerde olduğu gibi Osmanlı’da da modernleşmenin öncüsü genelde ordu oldu. 2. Mahmud döneminde Tıp okulu ve Harp okulu kuruldu. Rüşdiyeler, idadiler, darülmaarifler, iptidaiyeler, ıslahhaneler, darülfünun, sanayi mektepleri ve bunlara öğretmen yetiştirmek için darulmuallimin açıldı. Kızlara yönelik okullar ilk bu dönemde açıldı. Fransa'da cumhuriyetin kurulması, ilköğretimin zorunlu olması, okulların parasız olması, dini okulların kapatılarak tek okul sistemine geçilmesi, din eğitiminin kiliselere bırakılması vb. gelişmeler, Türkiye cumhuriyetine de kurulduktan sonra ilham kaynağı olmuştur. Kurulan okullarda toplumun birçok kesimi tepki gösterse de yabancı dil eğitimi dahil modern alanlarda öğrenciler yetiştirildi. Dönemin şartlarını iyileştirmek adına birkaç üniversite kurma denemesi olsa da bu sürdürülemedi ve açılan kurumlar birer birer kapandı. Türk vatandaşları kendi içinde bu tür çalışmalar yaparken gayrimüslimler ise gerek kendi okullarını laikleştirip, modernleştirerek gerek hazır bulunan misyoner okullarına çocuklarını göndererek çağa uyum sağlamaya çalıştı. Ülkenin genelde doğusunda yer alan Ermeniler çoğunlukla misyoner okullarına rağbet ettiler. Hatta Hristiyan Araplar da bu okullara yoğun ilgi gösterdi. Bu ilginin en büyük sebebi fakir halka misyonerlik amaçlı yapılan maddi yardımlardır. Bunun yanında misyonerlik okulları vatandaşların misyonerleri kendilerine düşman olarak görmesi sayesinde Müslüman halka neredeyse hiç tesir edemedi. Bu okullar yüzünden milliyetçilik daha hızlı yayıldı ve Osmanlı’nın parçalanması hızlandı.Cumhuriyete döneminde ülkede dini eğitimin verilebilmesi için imam hatipler ve ilahiyat fakülteleri açıldı. Bu sayede medreselere gerek kalmadığı söylenerek medreseler kapatılmıştır. 1927 yılında 2 tanesi hariç tüm imam hatipler kapatıldı, din eğitimi verilen okullardan maddi destek çekildi, okullardan din dersleri kaldırıldı, dini simge ve resimlerin kullanıldığı yerli ve yabancı okullar kapatıldı, “devletin resmi dini İslamdır” ibaresi anayasadan çıkarıldı. Bu yapılanlarla ülkenin laikleşmede ilerleyeceği düşünüldü. Okullarda karma eğitime geçildi. Osmanlı zamanından kalma eski ve çoklu eğitim sistemleri kaldırılarak yerine tekli sisteme geçildi. Milli eğitim bakanlığının temelleri atılmış oldu. 1933 yılında modernleşme adına bazı yabancı uzmanlardan raporlar istendi ve bu doğrultuda İstanbul Üniversitesi bünyesine 38 ordinaryüs profesör, 4 profesör dahil edildi. Eski kadrolardan birçok yerli eğitimci devre dışı bırakıldı. Özellikle Nazi Almanya'sından kaçan birçok bilim adamının eğitim sistemimize girmesiyle kalite arttı. Yıllar içinde çıkarılan Milli eğitimin Temel Kanunu ile Türk eğitiminin temel ilkeleri şöyle belirlendi: Genellik ve eşitlik, demokrasi eğitimi, ferdin ve toplumun ihtiyaçları, laiklik, yöneltme, bilimsellik, eğitim hakkı, planlılık, fırsat ve imkan eşitliği, karma eğitim, süreklilik, eğitim kampüsleri ve okul ile ailenin işbirliği, Atatürk inkılap ve ilkeleri ve Atatürk milliyetçiliği, her yerde eğitim. Milli eğitim bakanlığının talim terbiye komisyonu ve Milli eğitim şurası gibi teşkilat yapıları oluşturuldu. Örgün, yaygın ve uzaktan eğitim sistemleri oluşturuldu. Okul öncesi, ilkokul, ortaokul, lise , üniversite şeklinde düzenlenen kademeler oluşturuldu.